Anasayfa » berfinsu » köklerimiz

köklerimiz

Mutfak penceresinden görünen sadece yandaki evin duvarıydı. Gökyüzüne bakabileceğiniz türden bir pencere değildi. Zaten çoğu zaman içerde pişen yemeklerin buharıyla gölgelenirdi şeffaflığı. Pek de tatsız olurdu o mutfakta pişen yemekler, onların faili de hep o güzel pencere olurdu. Bir de ağaç görünürdü o pencereden. Sıska, ne baharda yeşermeye, ne sonbaharda soyunmaya, ne de kışın dallarına yağan karı taşımaya gücü vardı. Bana sorarsanız koparılıp alınmak isterdi topraktan. Mutfak tezgahına yaslanmış ağacı seyrederken, ben de bir an dönüp ayaklarıma baktım, köklerim yoktu ama ben de koparılıp alınmak istiyordum. Nereye olduğu fark etmez.

Bunları düşünürken, “Karıştır yoksa yanarlar!” diyen kart bir ses çıkardı beni düşüncelerimden. Daldırdığım sudan başımı çıkarıp, nefes alır gibi bir an kalakaldım. Sonra dönüp dediği gibi tencerede pişenleri bir çevirip, salçasını ekledim. Mutfağın kapısında dikilmiş sigarasını içiyordu ses. Beni hep rahatsız ederdi, tatsız tatsız söylenir, içten içe hep küfrederdi. Ben kafamda o ağacı bitmek bilmeyen derdinden kurtarmak için çeşitli hikayeler uydururken yanıma gelip sebzelikten aldığı patatesleri soymaya başladı. Yine ağzında bir şeyler geveleyerek söyleniyordu ama söyledikleri benim için farklı bir lisan gibiydi ki zihnimi ağzından çıkan hiçbir şeyi içeri almamaya ikna etmem uzun zaman almıştı. Söylediklerinden birine cevap istiyor gibi durup soymayı bırakıp bana baktı. O an açtım zihnimi ona, istemsizce bir “Hı?” çıktı ağzımdan. Anlamadığımı anlayıp tekrarladı;

“Rüyamda seni gördüm” dedi. Garip bir bakış ve tebessüm vardı suratında.

“Beni mi?.. Nasıl gördün?” Belirli bir sessizlikten çıktığım için, sesimin tonunu ayarlayamamıştım.

“İstersen biraz daha bağır, herkes duysun!” dedi gözleriyle mutfak penceresini göstererek.

Ne demek istediğini anlamam uzun sürmedi. Pencereden görünen evin bahçesinde, her sıcak yaz günü olduğu gibi anneannem, komşusu ve oldukça yakın arkadaşı olan Hatice Teyze’yle sohbetteydi. Hatice Teyze aksak ayağına ve kambur beline rağmen, yıllar önce kocasını kaybettikten sonra inanılmaz bir yalnızlığa gömülmüş, yaşıyordu. Arada pişi yapıp sokakta oynayan çocuklara dağıtırdı. Haftada bir oğlu Vedat Abi’yle, kızı Vedia Abla gelirdi, beni de çağırırlardı, pek de severlerdi. Hep birlikte sarmaşıklı, her an sönmek üzere olan ışığın altında okey oynardık.

Belli ki onların duymasını istemediği bir şey söylüyordu. Sesimin tonunu ayarlayarak tekrar sordum,

“Nasıl gördün?”

“Sigara içiyordun.” dedi. “Ama çok güzel.”

O an suratında gördüğüm art niyet ve gözlerinin ardındaki düşünceler, bana o aralar çok sık gördüğüm rüyamı düşündürdü. Rüyamda mutfaktaki o pencereden sanki hiçbir ağırlığım yokmuş gibi önündeki çekmeceli dolabı da aşarak çıkıyordum. Uçarak. Sonra uçmaya devam edip şehrin, binaların üzerinden, sanki hepsini ben oraya koymuşum gibi -ki bir bakıma öyle; kişi her zaman kendi rüyalarının mimarıdır- çatılarını, teraslarındaki akşam sohbetlerini seyre dalıyordum. Birkaç kedi bile vardı üstelik çatılarda. Ama düşmelerine izin vermiyordum. Kendimi kontrol ediyor, hızımı ve yüksekliğimi minik bir kol bacak hareketiyle ayarlıyordum. Yüzer gibi ama suyun yoruculuğu olmadan ve nefesimi bile tutmadan. Gerçekten köklerinin olmaması böyle bir şey demek diye düşündüm. İnsanoğlunun kökleri de yer çekimidir ne de olsa.

Ne diyeceğimi bilemeyerek yemeğe çevirdim başımı, o da soymaya devam etti. Aklından geçen bir kelimeyi daha duymak midemi bulandıracak ve mutfağın orta yerine kusturacaktı çünkü beni. Ne hissettirdiğini ve ağırlığını düşünmeden konuşmaya devam etti;

“Hep bir şey söyleyecek gibi olup geri yutuyorsun sanki, dilinin ucundaki şeyler, hep dilinin ucunda kalıyor. Tutma kendini söyle ne diyeceksen.”

Bu duyduğum öncekilerden daha büyük bir etki yaptı ben de ve yüzümü zihnimde kendime döndüm. İnsan kendini dışardan seyredemiyor. Çok donuk bir insan değilsen, hissettiklerin her zaman yüzüne yansır çünkü. Öyle bile olsa, yani dediği gibi bile olsa, dilimin ucundaki şeyler hep sivri, can yakacak şeyler olduğundan susmayı tercih ediyordum. Söyleyeceğim hiçbir şey onun düşündüğü şeyler değildi. Tam kendimi toparlayıp öyle bir şey olmadığını söyleyecek, inkâr edecektim ki, tezgâhın üstünde duran elime bir damla kan aktı, sonra damlamaya devam etti. İhtiyatla geri çekilip tezgâhtan uzaklaştıkça damlalar halıya doğru beni takip etti. Burnumdan gittikçe hızlanan bir şekilde kanlar akıyordu. O ise hiçbir şey yapmadan donuk bir şekilde elinde bıçak ve yarısı soyulmuş bir patatesle beni izliyordu. Elimi iyice burnuma bastırıp etrafta kanı tutacak bir şeyler aradım. Sonra pencereden bir an dışarı baktığımda sanki ağacın bana göz kırptığını fark ettim. Ya da öyle görmek istedim. Pencereye doğru birkaç adım attım. Attığım adımlarda ağırlığım gittikçe azaldı ve gerçekten yükselip pencereden çıktım. İçimden bağırmak, köklerimden kurtulduğumu haykırmak istiyordum ama ağzımı açtıkça burnumdan akan kanlar ağzıma doluyor ve o iğrenç tatla tek bir kelime bile edemiyordum. Pencereden yükselirken ağacın bir dalına sıkı sıkı tutundum. Ellerimin derisi soyulup, kanlar içinde kalana kadar asıldım ağaca. Ve sonunda onu da çekip aldım köklerinden. Büyük bir sarsıntıyla köklerindeki böceklerini ve yaşlı toprağını dökerek bana eşlik etti. İçeriden o pencereye çok baktım, ama dışarıdan hiç bakmadığımı fark ederek kafamı çevirdim. Koskoca kirli beyaz duvarın üstünde eski tek camlı pencere sanki bir tablo gibi duruyordu. İçinde de şaşkınlıkla, söyleyeceklerini şimdi kendi yuttuğunu gördüğüm bir adam bana bakıyordu. Ağacımı alıp yükselirken arkamdan seslendi,

“Rüyamda seni gördüm!”

“Seni rüyamda gördüm.”

“Hayır, asıl ben seni rüyamda gördüm.”

Hakkında berfinsu

Bir yorum

  1. Çok farklı cümlelerin var ve bu hikayene güzellik katmış. Sadece ufak bir hata gördüm ya da ben bunu hata sanıyorum. Son paragrafın ilk cümlesinde ‘ben de’ kelimesindeki -de ekini bağlaçmış gibi ayrı yazmışsın-ya da öyle sanıyorum.-
    Güzel bir anlatımdı, kalemine sağlık.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*