Son Haberler
Anasayfa » bertugguc » Gidişler ve Geride Bırakılanlar
Gidişler ve Geride Bırakılanlar

Gidişler ve Geride Bırakılanlar

Kapı çalıyor, geldi “Hoş geldin.” Hâlâ aynı parfümü kullanıyor. Çok güzel… Özlemişim diyebilirim. “Terlik vereyim mi?” Saçları düz; böyle severdim eskiden de, hatırlıyor olmalı. Belki de hatırlamıyordur. Gözlerine kalem de çekmiş, fazla abartmamış. Tam sevdiğim gibi. Çok mu denk geldi? “Nereye geçeyim?” Kalbimdeki bankta sana da yer ayırdım, beraber oturup denizi, güneşin batışını izleyecektik hani? Hava soğuduğunda bana sokulup öpecektin beni. Bunları konuşmamış mıydık biz? “Şöyle salona geç.” Önden yürüyeyim de ilk ben oturayım, pencere kenarı güzeldir oraya oturalım. Sen seversin pencere kenarlarını. Yağmurlu havalarda dışarıyı izlersin. Kendine özgü, hayranlık dolu bakışlarla izleyişin vardı. Sadece izlemezdin, aynı zamanda yaşardın onu. Fakat bugün hava güneşli, sen güneşli havaları sevmezsin; parçalı bulutlusun sen. Karanlık, yalnız, sevgiye aç. Bir yandan da tutunacak bir dal arayan ürkek bir kuş. Benim ruhum da gök gürültülü sağanak yağışlıdır; sürekli ses, bağırış, haykırış, bir çift göze muhtaçlık, yağmurdan kaçmamam için bir sebep. Sen, sen, sen… Hangi koltuğa otursam, sağ mı sol mu? Çabuk karar ver! Sağ mı? Sola yöneldin bile. Böylesine basit fakat önemli bir kararı veremedin. Ya şimdi konuşurken gözüne ışık gelirse? Gözlerini kıstığında, ellerinle siper ettiğinde ondan gözlerini kaçırdığını düşünecek. Gözlerini göremeyeceğim, gözlerini! Bir çift ela göz. Muhtaç olduğum varlığın en değerli parçası. “Ne içersin?” Çay içersin, açık. Bir şeker atarsın ve de neden atarsın o şekeri bilmem. Tadı ne kadar değişir bilemem. Belki de çay için de en önemli o bir tane kesme şekerdir. Kaşık döndükçe çay da şeker de döner. En son çayın içine işler o şeker. Sen de öyle işledin içime. Benden ayrılamazsın sen. “Açık olsun.” “Hemen getiriyorum.” Mutfağa girdi, bardak nerede? Bardağın nerede olduğunu unuttum. Tezgâha dayandı. Sakin olmam lazım, o da benim gibi bir insan. Beni seviyor mu acaba? Bunu ona sor. Haklısın. Haklıyım. Çaydanlığı yavaşça kaldırdı, açık çay koydu. Tek kesme şekeri de yanına ekledi. Kendine de koyu bir çay koydu, kesme şekerliği de yanına aldı. Kaç tane atacağı belli olmuyordu. Gümüş tepsiye yerleştirdi hepsini, tam mutfaktan çıkacakken aklına çay kaşıkları geldi. “Yardım lazım mı?” Kalbimdeki kırıkları tamir için lazım, eğer onun için söylediysen. “Gerek yok.” Sesi istemsizce sert tonda çıkmıştı. İçindeki söyleyemediği acının dışa vurumu bu şekilde olmuştu. “Hemen geliyorum.” diye ekledi. Kaşıkları alıp mutfaktan çıktı. Salona girerken kapının eşiğinde durdu. Sen meleksin değil mi? Böyle olman lazım. Arkasından vuran güneşte saçları aydınlanmış, gerçek koyu kahverengi tonu ortaya çıkmıştı. Gözlerindeki elalık hayran edercesine ona bakıyordu. “Ne oldu, neden durdun?” Soru sormayı bırak kadın, izin ver de seni izleyeyim. “Bir şey olduğu yok, perde kirlenmiş sanki de o dikkatimi çekti.” Gerçekten iyi bir nedendi bu bravo. Kendini takdir etmelisin. Daha iyisini yapabilirdin. Tepsiyi masaya koydu. Aklına çekmecedeki bisküviler geldi. “Bisküvi vardı. İster misin?” “Olur tabii.” Kalktı mutfağa koştu. Hemen bisküvileri çekmeceden aldı ve geri döndü. Elinde şekerler vardı, iki tanesini onun bardağına attı. İki tane de kendininkine attı. İki şeker mi? Sen ne zamandan beri iki şekerli içer oldun? İki yıllık sürede nasıl bu kadar değişebildin, alışkanlıklarından vazgeçebildin? Benim de genelde iki şeker attığımı hâlâ hatırlıyor musun yoksa? Yoksa, yoksa… Mümkün değil bu. Boşu boşuna umutlanmamalıyım. O, eski o değil. Değişti, artık iki şekerli içiyor. Bunu duysa “It’s not a big deal.” derdi bana. İngilizce biliyor ya, bana İngilizce dersi vermişti. Ben de bu bir “deal” değil derdim ona. Anlaşmalar sevgi işi değil, derdim. İngilizce bilmediğin gibi beni de bilemedin derdi, dışlardı belki de hayatından.

Uzun bir sessizlik. Ruhumun umut tarlalarındaki yokluk kadar derin. Nadasa bırakılamayacak kadar verimsiz. Ruhsuz bir adamım ben. Şu filmlerdeki repliklere benziyor, hani şu her yere yazılan fakat asıl anlamını kimsenin bilmediği türden. Herkesin sevdiği fakat kimsenin doğru sevemediği. “Ee, hayat nasıl gidiyor?” Gitmiyor. Sen gittiğinden beri arkandan bakakaldık. Tüm çaresizliğim, umutlarım, sevgim, dostluklarım, dostum sandıklarım, destek çıktıklarım, bana yardım ettiğini sandıklarım, gülümsediğinde oluşan gamzenin aklımdaki görüntüsü, öperken hissettiğim haz, gözlerine baktığımda hissettiğim yoksunluk ve arkasından gelen varlığından dolayı mutluluk. Her şey ve herkes. Niye bırakıp gitmiştin ki? Unuttum galiba. Unuttum mu gerçekten sayın izleyiciler? Ön sıradaki kaymakam bey ve yardımcısı. Hemen yanlarında da sen. Onlar gibi yüzün donuk. Devlette olmanın getirdiği bir özellik olsa gerek bu; sürekli somurtan yüzlerin alışık olduğu bir sahne. “Ne olsun, hep aynı. Yazmaya çalışıyorum sürekli.” Masal yazmaya çalışıyorum bazen, olmayanı arıyorum; aşk gibi, sevgi gibi. Benim için yok onlar. Ütopyadan ibaret hepsi. Sahi sen neden geldin? “Sen neler yapıyorsun?” Eminim mutlusundur, seni seven birileri vardır. İşinde de yükselmişsindir; terfi alacaktın. Alabildin mi? Almışsındır kesin, hırslı bir kadınsın sen. Hep yarış içindesin. Dikkat et de bu yarışı bitireyim derken yarış seni bitirmesin. “Artık maaşım daha yüksek tabii. Yeni bir eve de taşındım. Bana göre büyük, yalnız yaşıyorum sonuçta.” Aç gözlü olman senden beklediğim en son şey olurdu. Görüyor musunuz sayın milletvekillerim?! İşte, gerçek bu! İnsanlar değişir, ben hep aynı kalırım. Ben ve benim gibiler etnik olarak tüm insanlıktan farklıyız. Koruma altına alınmamız lazım. Bundan mütevellit sayın milletvekillerim, bu yasa tasarısını daha da geliştirdik ve kapsamlaştırdık. Yalnızları koruma, bakım ve sevgiye muhtaçlıklarını göz önüne alarak onları sevebilecek insanlar aramaya başladık. Kriterler arasında güven ve sadakatte var. “Bu arada, senin yazdıkların ne durumda?” Birkaç ufak şiir; seni anlatan, seni hatırlatan, seni unutturmayan, seni sevdiren, seni saydıran, aklımdan çıkarmayan, aklımda yer edinen. Gözlerine baktı. Sen neden aklımdan çıkmamıştın? Neden sadece seni düşünmeme sebep oldun. Hiçbir kadında senin kokunu, senin gözlerini bulamadım. Hep onlarda seni aradım. Bu denli âşık oldum sana. Birdenbire, durup dururken. İstemsizce hayatım “sen” odaklı oldu. Sen nesin, melek olamazsın; o kadar masum değilsin, şeytan olamazsın; beni bırakıp gitmek istedin ama gidemedin, işte buradasın. “Hâlâ iyi bir şeyler üzerinde çalışıyorum,” Durdu ve bir süre gözlerini izledi, “Sen gittiğinden beri.” Ama geri döndü, neden burada dursun ki? “Halit, yapma.” “Söylesene neden gittin? Neden geldin? Beni neden sevdin? Bana bunları anlat Leyla!” Beni yine o geceki gibi bırakıp gitme Leyla! Sen gittin ya, ölüm gibiydi. Kapıyı çekip çıkıverdin hızlıca. Arkandan bakakaldım, dur diyemedim, elinden tutamadım, belinden kavrayamadım. Dona kaldım. Ruhum ve bedenim arasındaki bağ kopmuştu sanki. Bütün duyguları bir anda yaşamıştım. Nefret, korku, sevgi, aşk… Bağırıp çağırmak, bir yandan da sarılıp hiç bırakmamak istedim. Hiç gelmeyecekmişsin gibi öpmek istedim dudaklarından. Sonraki günlerimi kahve ve sigarayla geçirdim Leyla. Bir iki lokma yemek yemek içimden gelmedi.

Kapı çalıyor. Bu kim? Hızlıca kapıya ilerledi, bir an durdu. Sebepsiz bir korku ele geçirdi tüm benliğini. Bir şeylerin ters gitmesinden korkuyordu. Kapıyı açtı, “Nüfus dairesinden geliyorum.” Ha! Benim yaşadığımı bilen birileri daha var. Demiştim! Buyurun buyurun geçin. Esmer adam ayakkabılarını çıkararak içeri girdi. Elindeki “James Bond” model çiziklerle dolu çanta işini ciddiye aldığını gösteriyordu. Üstünde yıllanmış bir ceket, dizleri aşınmış pantolon, beyaz gömlek ve kahverengi çoraplar vardı. Alnında ter damlaları süzülüyordu. Eskimiş ayakkabılarını içeri aldı. “Bir şey içer misiniz nüfusdairesindengelenbey?” “Çay, açık.” Tabii zaten, içmezseniz olmaz. Gerçi siz de haklısınız nüfusdairesindengelenbey, o kadar çalışmaya karşılık hakkınız. İçeri gitti, çayı koydu. Bu arada aklı hâlâ Leyla’daydı. Acaba bizi evli sanır mı? Yoksa benim üzerimdeki lanetli yalnızlığı fark eder mi? Sanmıyorum, hâlâ formumu koruyorum ve ayrıca yaratan kişi tarafından verilen bu tipi de yabana atmamak gerekir. Her ne kadar bağlı kalmasa da inançlı bir kişiydi. Hayatta kalmak için bir şeylere inanmak gerektiğini düşünüyordu. Bu şansı ilahi güç olarak kullanmıştı. Hatırladığı ilk bayramda babası onu “Bayram Namazı”na götürmüş, değişik birtakım hareketler ve sözcükler söyleyenleri taklit ederek bir şeyler yapmaya çalışmıştı. Sabahları izlediği çizgi filmlerde ise bir çocuk yatağının yanında dizlerinin üzerine çökmüş, ellerini yüzünün önünde birleştirerek dua etmişti. O gece aynısını yapmak için yatağandan inmişti ve duaya başlamıştı. Tam o sırada onu gören babası bağırmış ve okkalı bir tokatla kendine gelmesini, bunun çok yanlış olduğunu söylemişti. Halbuki sadece bunun yanlış olduğunu söylemesinin yeterli olacağını düşünürken neden bunu yaptığını anlamamış, korkmuş ve bir daha bunu yapmayı aklından dahi geçirmemişti. Annesi yanına gelip bu hareketi “Hristiyanların” yaptığını, “Müslümanların” ise farklı şekilde dua ettiğini söylemişti. Sadece bir dine inanabileceğini o zaman fark etmiş, bu durum üzerine “Hangisine inanmalıyım?” gibi bir soruyla baş başa kalmıştı. Neye inanacağını hâlâ bilmiyordu. Yüce yaratıcıya veya kadere veya bilime veya heykellere veya insanlara. Özellikle insanlar hakkında büyük kuşkuları vardı. En yakın arkadaşlarından dahi ona inanmayan varken, o diğer insanlara inanamazdı. En azından bu konuda aklıyla bir fikir ayrılığına düşmemiş ve mutlu olmuştu.

Çayı alıp mutfaktan çıktı. “Çok sağ olun efendim.” Rica ederim ne demek, görevimiz. Bir devlet memuruna saygımız ve sevgimiz, özellikle beklemeye karşı tahammülümüz oldukça yüksek. “İsim Halit Uçan değil mi?” Tamamı ile doğru. Adımı, sanımı ve adresimi en azından yaşadığım, üzerinde bulunduğum topraktaki devlet biliyor. “Ana adı Müzeyyen, baba adı da Cengiz.” Medeni durumumu ne zaman soracak çok merak ediyorum. “Medeni durumunuz?” Leyla’ya baktı. Leyla çoktan bakışlarını dışarıya çevirmişti. “Bekar.” Evli olabilirdi, iki çocuklu bir baba olabilirdi. Ama olmadı. “Ne işle meşgulsünüz?” “Ev beyiyim.” “Efendim?” “Ev beyiyim. Çalışmıyorum yani. Kadınlar nasıl ev hanımı oluyorsa bende ev beyiyim.” Bütün gün şu köşede oturan güzeller güzeli kadını düşünüyorum. Onun gidişini ve dün onu tekrar görüşümü, bir şekilde bu eve davet edişimi ve ona çay koymamı, onun değişmesini ve bu değişimin beni korkutuşu. Leyla kıkırdadı. Gülme be kadın! Ne gülüyorsun? Hep senin yüzünden açıldı başımıza bu dertler. “Yazıyor aslında beyefendi. Siz onun bu laflarına bakmayın. Yazar kendisi aslında.” Hiçte bile! Ben daha bir satır bile becerebilmiş bir insan değilim. Dediğim gibi, günümü düşünmek gibi bir uğraşla geçiriyorum. Şu kadınla beraber olabilmek gibi boş umutlara kapılıyorum. Duygularımın altında ezilme tehlikesi geçiriyorum. Yoruluyorum ve de. İnsan düşünmekten yorulur mu? Yorulur herhalde nüfusdairesindengelenbey. Şu hanımefendiye de sorar mısınız beni seviyor mu diye? Sevmiyorsa bir an önce çekip gitmeli yüreğimden. Ağırlık yapıyor aptal duyguların zorunlulukmuş hissi. Zorlanıyorum bazen bu hisleri taşımakta. Benim gibi bir adam her ne kadar böyle şeyler için yaratıldığını düşünse de gün geliyor ve pes ediyor. Gördüğünüz gibi beyefendi. Dayanmaya gücüm kalmadı. Bu hanımefendi beni bitirdi. Huzurlarınızda ona lanet okumak isterim. Kin ve nefretimi kusmak, yüzüne tükürmek ve tüm yaptıklarımdan dolayı özür dilemek isterim. Buna yüzün yok. Biliyorum. Tüm bunları yapmak… Bilemiyorum deli işi olsa gerek. Sorularınız bu kadarsa sizi şöyle alayım. Şu hanımefendiyle yalnız kalmam gerek. “İyi günler efendim.” size de iyi günler beyefendi. Nerede kalmıştık? Dudaklarındı galiba mevzubahis. Jilet kırmızı dudaklarında kalıyor gözlerim, sen bir şeyler söyle sürekli. Anlat bana durmadan. Bol bol gülümse, incilerin görünsün. Kahkaha at, ses tonun hoşuma gidiyor. Gözlerini gözlerimden ayırma, ellerini ellerimden kaçırma, saçlarını taramama izin ver. Koklamama, bir kez bile olsa içime çekmeme izin ver. Gözlerini hele benden saklama, dertten tasadan uzaklaşıp, karşına geçip izlemek istiyorum gözlerini. Kimsenin bilmediği, manzarası bu denli güzel olan bu yerden kimselere bahsetmek istemem. Kaçış noktam burası benim. Rotalarımı bozup bozup geldiğim yer. İnsanı şair eden cinsten bir yer burası. Sen, ben ve gözlerin. “Ee, bir şeyden konuşmayacak mıyız?” lütfen konuşmayalım “Sadece gözlerimi konuşsun, yetmez mi?” gözlerini kaçırdı, dudağının kıvrıldığını gördü. “Sahi neden gelmiştin sen Leyla?” “Sen çağırmıştın ya, ne çabuk unuttun Halit!” Haklısın, böyle arada unutuyorum bazı şeyleri. Sen unutmuyor musun Leyla? Sen isimleri unutmaz mısın mesela? Ben hep unuturum. Yolda görüp selam veririm “dostum” derim, “siz” derim, “sen” derim. Ama isimlerini bilemem. Sana olan duygularımın adını da unuttum ben. Neydi onlar… Değişik isimleri olan duygulardı. Duygu muydu yoksa birer işkence tekniği miydi? Sen varken bana en büyük hediyeydi, sen gidince gün yüzü göstermeyen birer korku dolu rüya oldu hepsi. Şimdi buradasın Leyla. Tam karşımdasın. Hissettiklerimi sana nasıl anlatmalı bilmiyorum; anlatmalı mıyım sahi? Yoksa bana mı kalsınlar da anlatmadığım için geceleri uykusuz mu kalayım? Sana ne yapmalı da burada kalmanı sağlamalı? Kalbim değil, bu ev. Yemek mi hazırlamalı? Karnını doyurmam mı lazım gözünü doyurmam mı? Kalbinde sevgiye aç mı? Yoksa gerek yok, o zaten yiyip de mi geldi? “İyi olur, zaten işim yok bugünlük. Bakalım aşçılığın nasıl?” Kalbimi parçaladığın gibi mi keseyim soğanları yoksa küp küp mü? Sen daha iyi bilirsin yemek işlerini. Yalnız yaşayan biri için iyi bir aşçı sayılmam. “İstersen pilavı ben yapayım?” Olur, onu da sen yap. Ben de şarap açayım, kırmızı mı yoksa beyaz mı? Kırmızı olsa gerek. “İyi biliyorsun hangi şarabı sevdiğimi.” Kadehlere doldurdu. Yavaş yavaş, kırmızılığını göre göre. Masanın ortasına bir mum yaktı. Eski müzik setinden güzel bir şarkı açtı. Bu masaya biriyle oturmayalı çok oldu. Bomboş ve hissiz olmayalı çok oldu. Heyecanlıydı, ufak ufak. Masayı hazırladı, Leyla tabağa koyduğu yemekleri mutfaktan alıp içeri girdi. “Yine bütün işi ben yaptım.” Bir zahmet. Masaya oturdular. Gözlerine baktı, içinden bütün duyguların aynı anda geçtiğini hissetti. Nefret, sevgi, aşk, öfke. Fakat sürekli hissettiği tek duygu özlemdi. Gözlerine, saçlarına, kokusuna. Bir süre bakıştılar. “Artık başlasak mı yemeğe?” İyi fikir. Leyla eline aldığı kadehteki şaraptan bir yudum aldı. “Aynı şarap değil mi?” Yemeğe gittiğimiz akşam içtiğimizle aynı. Hasan’ın büyük ısrarı üzerine ikincisi açılan şarap. Halit gidip şişeyi aldı, “Usca Sonnet…” şarabın adını ne yapacaksın Leyla? O geceyi sen de benim kadar hatırlıyorsun. O gece gitme dediğim halde gittiğini biliyorsun. O buz gibi havada nereye gittin Leyla?

Hakkında Bertuğ

Dumlupınar Üniversitesi, Elektrik-Elektronik Mühendisliği. İlkokuldan beri yazıyorum...

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*