Şair: İsyan, Izdırap, Rafet Elçi
Bu sitede çok zaman önce Platon’un Aşkı’nı yazmıştım. Sanırım sene 2018’di, evim sırtımda bilmediğim diyarlara göç etmiştim. Yanımda ne bir canan, ne bir parça can; yalnız bir ben, bir de benim sığındığım kitaplar. Susmuştum. Susup anlatamadıklarıma tercüman olmuştu o zamanlar bu kitap. Esasında bu kitabı okumama sebep de yine aynı yazarın -bana göre Türk edebiyatının da en muazzam eserlerinden biri- “Şair” kitabıydı. Şimdi, bu yazıyı yazmaya sebep de yine aynı kitap, üzerinden bunca sene geçmiş. Tekrar, yine, yeniden bütün eserlerini yeni baştan okumam gerektiği zamanlardayım. Okumam gerekiyor diyorum çünkü bu, bir çeşit ruhumun ihtiyacı oldu artık, söz geçiremiyorum. Fakat öyle uzaktayım ki kitaplarıma, okuyamadığım için onun konuşulduğu bir mecliste, Şair’i yine onu yazan “şair”den dinledikten sonra, artık bu satırlar yazılması gerekiyordu.
Şair’i edebiyat hocam vasıtasıyla okudum. Biz, her hafta onun üniversitedeki odasına kitap tahlili yapmak için giderdik. Odası, benim odamın çaprazındaydı. Onun odasının penceresi yemyeşil ovaya, o ovada yükselen kavak ağaçlarına, o kavak ağaçlarının gölge olduğu minik köy evlerine, ineklere, tavuklara bakardı. Masası, giriş kapısının sağındaydı. Biz o masanın hemen karşısına sıralanmış sandalyelere, inci tanesi gibi yan yana dizilirdik. O masanın bulunduğu duvarda da bir dünya siyasi haritası vardı. Hemen masanın yanında, kapıya yakın olan tarafta bir kitaplık… Kitaplığında envai çeşit kitap, her birinin adı, sanı, rengi bambaşka… Kimine aşinaydım, kimini hiç tanımadığım yazarlar yazmıştı. Hoca, bize her okuttuğu kitabın tahlilini de mutlaka yapardı. Bu tahlil zamanları, benim en mutlu olduğum, “Tanrı’nın benden muradı nedir?” diye sorduğum sorunun cevabını aradığım zamanlar olurdu… O kitaplıkta hep gözümün kaydığı, sürekli dikkatimi çeken bir kitap vardı. Çok severdim o kitabın kapağını, hiç aklımdan çıkaramıyorum. Litera Yayıncılık’ın çıkardığı kitabın kapağında kocaman, belki antik zamanlara ait kahve-sarı karışımı, koyu kahveye yakın renkte bir eski anahtar, kırmızı-koyu pembe bir kurdele ile fiyonklanmış, arka fonu yine bir ahşap kapı, kahve tonlarında sanki. Bu kapakla her seferinde selamlaştık, her tahlilde kapak öylece izledi beni rafından. Nihayet bir gün, “Şair’i okuttum mu ben size?” dedi hocam. “Hayır” dedik, ama içten içe nihayet sıranın o güzele geldiğinin de sevincini yaşayarak. Ve sonrasında kitabı yana yakıla tüm kitabevlerinde, kırtasiyelerde aramaya başladım. Benim bulunduğum şehirde yoktu tabi o zamanlar, mecburen internet üzerinden sipariş vermiştim. İçimden de bir yandan dua ediyordum, “Allah’ım lütfen kırmızı-koyu pembe fiyonklu olan kapakla bana gelsin” diye, çünkü biliyorum ki satın almak istediğin ancak fiziki olarak bakamadığın, dokunamadığın kitaplar, başkasının insafına kalmıştır. Nihayetinde kitabım geldi, dualarım kabul olmuştu. O kırmızı-koyu pembe fiyonklu kitap başucumdaydı. Şu an, üzerinden onca zaman geçtikten sonra -sanırım 2016’ydı okuduğumda- ilk hatırladığım, kitaba başlayıp hiç bırakamadığım, beni duvara çarptığı zamanlar… Ama en çok, şu zamanda bile hatırladığım bir kuple: “Zaman eşiğimiz üzere aram olmuştur/Mesuduz ki bize sevmek haram olmuştur.” Bu kısmı anlamak için ne kadar kafa patlatmıştım, üstelik daha romanın başlarında geçiyordu. Devam ettikçe bir girdabın içinde kayboldum. Her sayfa başka diyarlara götürdü beni, her bir karakterde başka bir parçamla tanıştım, her bir karakterin yanında yöresinde dolandım durdum… Ama en çok Zeyd… Âh…”Dilsiz Şair”imiz…”Hayatı boyunca kafasının içinde resimler dolaşan, bunları kelimelerin kanatlarına yapıştırıp rüzgarlara üfleyen Zeyd ilk kez gerçek resim görüyordu.” diyen, nasıl dilsiz olabilir diye sordum kendi kendime… İsminin anlamından, yaşadığı yerden iz aradım, neden bu şair dilsiz? O zamanlar bu kitabı okuyanın gözü, gönlü, canı yanmıştı; yanıp kavrulduğu, içine düştüğü korlarda okudu bunu. Zeyd’in sustuğu her parçasında, kendisi bir kesik daha attı canına, o çöllerde Zeyd ile kum fırtınalarında gözleri kumlarla doldu, canı yandı. Çok soruya cevap bulamadı o zaman. Yarım kalmış bir besteydi kitap, sanki makamı, usulü saklı, yarısı bir yerde kalmış hissi veren. Çoğu sorumun cevabı hâlâ yok. Meselâ bir beste olsaydı bu kitap, hangi beste ile anlatılırdı bunca keder, can acısı, isyan, aşk? Makamı ne olurdu? Ya o şiirler? Kaldı ki ben, bu kitaptan sonra şiirlere ve şairlere çok başka gözlerle bakmaya başladım. Onların bu dünyadan görünseler de aslında bambaşka dünyaları olduğunu, bizim yaşadığımız dünyaya misafir geldiklerini anladım; onların mısraları, görüneni başka bir idrakle anlatma kabiliyetine sahipti. Dağı, taşı, uçan kuşu ve eşyanın tabiatının sırrını çözenler, şairlerden başkası olamazdı. Bunu da herkesin anlayamayacağını anladım.
Şimdi, yıllar sonra, tekrar “Şair” okumak için bir sebep, daha üç beş gün önce yapılan söyleşi. Şair’in kendisi anlattı. Ki bence rahmetli babası çok haklı, bence de bu kitabın nasıl yazıldığını anlattığı bir hikâye, bu kitaptan belki daha güzel bir hikâye olabilir. Kitapta anlatılan mekânları hiç görmemiş, hiç bulunmamış o yerlerde, ama sanki oralarda gezmişcesine anlatıyor okura. Okur, kendisini bir anda o mekânın içine ışınlanmış gibi hissedebiliyor. 24 yaşındayken bu kitabı yazma fikri gelmiş, 29 yaşında bu kitabı yazmış, aradaki beş sene de o romandaki yerlere gitmeye çalışıyormuş, öyle anlatıyor: “Gideceğimi hissettiğim zaman oturdum yazdım, artık oraları anlatabilirim dediğim zaman yazdım.” Kırk günde yazmaya niyet etmiş ama dört ayda bitirmiş kitabını ve bunu yaparken de sadece bir kez evden çıkmış, onun dışında hep evde, romanın başında. “Bir sonbahar yok benim hayatımda” diyor, bir sonbaharda sancıyla yoğurmuş kendisini. O sancı, bu kitabın doğumu. Kitabı bir çeşit meydan okuma olarak tanımlıyor. Kitaptaki Zeyd ve Tuleyle’nin yazdıkları şiirler, gerçek bir meydan okuma ama bu meydan okumayı kendine yapabilen, bana göre kendi hamurunu yoğurma sancısı çekenler. Bunu bu ara okuduğum Şevket Süreyya Aydemir’in Tek Adam adlı kitabında geçen bir kısımda anlatılanla benzer buldum: “Zaten insan hamurunun soyluluğu buradadır. Bir gün gelip bir misyonu olacak insan, bu misyonun ne olabileceğini kesin olarak sezmese bile, kendi hammaddesini gene de durmadan işleyen insandır. Bu hammadde o insanın kendi kabiliyetleri ve ihtiraslarıdır. Kendini yapan, kendini aşabilen ve çevresinden sivrilebilecek olan insan ancak bu soy insan’dır.” Söyleşide “Şimdi Tuleyle ve Zeyd yanıma gelseler, üç ayrı kişi oluruz” dedi. Haklı, evet. Hepsi kendinden parçalar barındırıyor ama kendi hamurunu öyle bir yoğurmuş ki o ızdırabın sancısıyla kendi içinden de bir başka “Rafet Elçi” yaratmış. Daha küçük bir çocukken meydan okuduğu, esasında kendi içindeki yaratıcısı, yine şimdi kendi kendini yarattığı parçası. Bu cesareti gösteren, bu ızdırabı, kederi, hicranı da ruhunda karıp, kendi deyimi ile “kelimelerin kanatlarına yapıştırıp rüzgarlara üfleyen”, sürekli kendini işleyen, zaten Şevket Süreyya’nın tasvir ettiği insan tipinden başkası olamaz. Bu kişi kendini sürekli yoğurur, yeniden yaratır diyor bu kitapta, yeniden bir doğuşun hummasını yaşar diyor. Bana göre bu kitap da kendinden kendini doğruması, şairin ızdırabını, isyanını anlatmış ama anlatırken kendinden yeni bir “şair” doğurmuş. Şimdi, bu kitabı okumayı ne kadar özlediğimi yeniden fark ettim. Bir de yine tamamen kendi fikrim, Platon’un Aşkı da bu kitabın cevabı niteliğinde bence. Daha doğrusu, Şair’le yarattığı yeni şairin isyanının sükûtla karışık kabullenişi, belki daha olgun ve nihayete erdirdiği savaşının galibiyet mührü. Daha Şair kitabının ilk sayfalarında yazdığı “Zaman eşiğimiz üzere aram olmuştur/Mesuduz ki bize sevmek haram olmuştur.” kısmının bağrı yanık sonu. Hangisi bilmem, ama bildiğim, bu söyleşinin bende yeninden Rafet Elçi kitaplarına gömülme hissi uyandırdığı. Şair’i tanımadan onun ızdırabıyla yanmıştım, Zeyd’in peşinden sürüklendiğim günler ve geceler uykuya tövbe etmiştim. Şimdi, yeniden çöle yol göründü.
Bu yazıyı, yine Şair’den en sevdiğim kısımla bitirmek isterim:
“Çünkü kelamın ilmini bilmiyorsunuz. Halbuki ben kelamın ilmini bilirim, şairleri de bilirim. Neyi insanların neyi büyücülerin söyleyebileceğini de bilirim. Lütfen herkes de yerini bilsin. Sihirbazlar çocuk oyunlarıyla çocukları kandırsın, sizler de onlara şiir gibi yüce bir sanatı isnat etmeyin. Sihirbazlar, büyücüler, cinler, periler böyle şeyler söyleyemezler. Bir tacir, bir çoban, hem bir ravi, hem bir şair olamaz ve o sözleri hiçbir insanoğlu söylemiş olamaz.” (s. 212)
Şair’in gönlünün bereketi bol, kelamının kudreti daim olsun.
Videoyu izlemek isteyenler için link: Rafet Elçi ile ”Şair” üzerine söyleşi…
Yazarın (filhakikas) diğer yazılarına da göz atabilirsiniz.
KorsanEdebiyat’ı instagram üzerinden de takip edebilirsiniz.
Haftalık bültenimize ücretsiz abone olup gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.
– Şair: İsyan, Izdırap, Rafet Elçi

