İnşaatta İşçiler
Islak, çamur, moloz yığınları, beton bloklar, kum dağı, kamyon dorseleri, çimento kokusu… Sıvası yapılmamış bir bina iskeletinin üçüncü katındaki işçiler hiçbir koruması olmayan balkondan ayaklarını aşağıya sarkıtıp bir şeyler içiyordu. Ansızın geçtim oradan. Kısa bir an gözüme takıldı işçiler ve korunaksız oturuşları. Umursamazlıkları yılların getirdiği alışkınlıktan mı, yoksa her şey olacağına varır anlayışından mıydı bilmiyorum. Belki ikisi de vardır. Bazı şeylere engel olmak ne yaparsak yapalım mümkün olmuyor. Gün boyu o an aklımdan çıkmadı. Neden çıkmadı onu da bilmiyorum. Her gün onlarca şeye tanık olup, onlarca şeye maruz kalıp, onlarca şeyi umursamadan yaşamımızı sürdürürken; o anı, işçileri aklımdan çıkaramadım. Fırsatım olsa yanlarına gidip balkonun bir köşesine oturup, ayaklarımı boşluğa bırakıp bir çay yudumlardım. Gün boyu o çayı yudumlamak istedi içim. Hiç ses etmeden yanlarında oturup onların sohbetini dinleme ihtiyacı duymuştum. Nedenini bilmediğim, merak da etmediğim bu istekle günü bitirdim…
Bazen yollar, bazen şehirler ve bazen de insanlar çokça anlam ifade ediyor. Anlam; bizim onlara yüklediğimiz şey. Onların başkaları için de anlamları var ve bu günden güne değişim gösteren, başkalaşan ve devam eden bir süreç. Her şeyin anlamını yitirdiğini düşündüğümüzde bile varlıklarını sürdürmekten imtina etmiyorlar. Hayatın anlamı da çoğumuza göre değişiyor. Öğretilenler, öğretilenlere karşı öğrenilenler, keşfedilenler, fark edilenler ve idrak edilenler… Hayat pek çok karmaşık denklemin içinde kendine farklı anlamlar, farklı yönelimler, farklı idraklar yaratan bir şey. Herkesin hayatla ilgili fikirleri, deneyimleri ve önyargıları var. Her şeye rağmen içinde yer aldığımız sürece, sürecin bir parçası olmaktan kaçınamayacağımız da bir gerçek. Belki çoğumuz bir bütün olarak kabullenmekten kaçınıyoruz hayatı. Kaçındığımız için de çekincelerimiz, korkularımız meydana geliyor. O çekinceler ve korkularla hareket edip daha karmaşık, daha korkunç bir hayatı kabullenmek zorunda kalıyoruz. Aşılmaz dağlarımız, yıkılmaz duvarlarımız, suskunluklarımız, kırgınlıklarımız oluyor ve tüm bunları içimizde taşıyoruz. Taşıdıkça da üstesinden gelinmez bir hal alıyor yaşamımız… Geleceğe bırakıyoruz güzel günleri, bugün ucundan yakalama fırsatımız varken…
Geçilmez kapılar inşa ettik. Girilmez binalar, çıkılmaz katlar… Herkes sustu. Herkes başkasının çığlığına kulağını kapattı. Kıstı sesini ihtiyacı varken bağırmaya. İsyanlarını bastırdı. Farklı olan dışlanıp kapı dışarı edildi. Zapt edilen kaleleri uzaktan süzüp uzaklaştı olay yerinden herkes. Aza tamah etti, çoğunu bulamayacağını bildiği halde. Çünkü çoktan çalınmıştı hayatı. Tutulmuştu köşeler, ellerine görülmez kelepçeler takılmıştı çoktan. İnandırıldı böyle yaşamaya. Böyle yaşaması yüceltildi önce. Gurulandı, omuzları kabardı. Geçecek sandı bir gün. Bir gün o da başkalarını gururlandıracak ve sıranın onlara da geleceğini söylecekti kendinden örnek vererek. Ama olmadı işte! Sıra gelmedi bir türlü. Sırası yendi. İlkinde biraz homurdandı. Sus dediler usulca. Sonrasında bir iki kelam etti. “Şşşt” dediler. Gel zaman git zaman sıra uzadı, önüne geçen geçene… Bir omuz yedi, bir dirsek. “Hey, noluyor?” dedi. “Çok konuşuyorsun, ne bu be! Çık sıradan!” dediler. Omuzları düştü, yüzü asıldı, gözleri doldu ama ağlayamadı. El mahkum çıktı sıradan. Düştü evinin yoluna. Ağladı yolda. Anladı sonra, anladı hayatı, insanı… Sırada hiç olmamıştı. Sırası hiç gelmeyecekti. Yaşamak zorundaydı. Yaşamak için geçirdi günlerini. Kabullendi. Ama kolay olmadı kabullenişi. Önce olur olmadık yerlerde homurdandı. Sonra bir kalabalık gördü mü girdi aralarına, söyledi söyleyeceğini. Bir iki iyi hissetti. Birgün çektiler kuytu bir köşeye. Yemediği küfür, tokat, tekme kalmadı. Kırıldı kolu kanadı, onuru çamura battı. Bakamadı evdekilerin yüzüne. Konuşmadı hiç. Kimse de sormadı ne oldu diye. Kıyamet kopsa konuşmazdı, belliydi kana bulanmış yüzünden… Sabahına düştü yollara. Bir daha hiç durmayacaktı. Ne iş varsa yapacak, gecesini gündüzüne katacak ve yaşayacaktı. Yaşamak zorundaydı, çünkü evde onun eline bakan çaresizler vardı. Kendini hiçliğe bırakıp karın tokluğuna çalışacak, yüzünü yerden yukarı hiç kaldırmayacaktı…
Bir sürü hikaye… Bir sürü aldanış, kabulleniş, isyan, göz yaşı… Yetmeyen, yetirilmeyen, paylaşılamayan ve yitirilen… Bir insanı sahip oldukları mı mutlu eder? Sahip olamayanları hiç aklına getirmeden avunabilir mi koca bir ömür? Kendi huzurlu köşesinden dünyanın ne mükemmel bir yer olduğunu söyleyebilir mi? Başkalarının üstüne basıp sefasını sürdüğün bir hayat gerçekten iyi bir hayat mıdır? Dünyanın düzeni böyle diyeceksin… ” * Bu düzen beyler düzeni / Bu düzeni ben yapmadım / Ben diyorum ki size / Bu düzen beyler düzeni”
İnşaat işçileri ayaklarını boşluğa uzatmış çaylarını yudumluyor. Ben tam o anda geçtim oradan. Hiçbir anlamı yoktu ya da her şey o an anlamlanmıştı; yollar, şehirler, insanlar ve hayat… Zihnim beni olmadık yollardan şehirlere taşıyıp yüzleri yere bakarak yanımdan hızla geçen insanlar yetişemediğim, yetişmek istemediğim ve yetişemeyeceğim hayatın kuytu köşelerinde kaybolup gitti…
“ * Birgün kıyamet koparsa / Kıyamet kopsun istemiyorum / Ben diyorum ki size / Birgün kıyamet koparsa”
*Benden Bilmeyin – Hasan Hüseyin KORKMAZGİL
Yazarın (KorsanKalem) diğer yazılarına da göz atabilirsiniz.
KorsanEdebiyat’ı instagram üzerinden de takip edebilirsiniz.
Haftalık bültenimize ücretsiz abone olup gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.
– İnşaatta İşçiler
