GECE
  1. Anasayfa
  2. Öykü
Trendlerdeki Yazı

GECE

Ama bu yol hep ileriye akan bir yol değil miydi? Yolun geriye akmaması beni korkutmamalıydı. Hatta ben yolun geriye akmamasıyla övünür, ahmakça böbürlenirdim. Fakat ben şu an derin bir sarsıntı içerisindeyim. Yol niçin geriye akmıyor?

0

GECE

Yağmurun şiddetiyle uyandı. Bahçe kapısını araladı, terlikleriyle dışarı fırladı. Verandanın salıncağına oturdu; bacaklarını yukarı çekip diz kapaklarını çenesine dayadı. O meşhur rüzgârı bekledi. Gözleri milyonlarca su damlasıyla doldu. Doldu… Aksın istemedi. Gözlerini kapadı; akmaması için bekledi. Milyonlarca su damlası dolmaya devam etti ve taştı. Gözlerini açmadı. Rüzgârı bekledi. O rüzgâr esse… O rüzgâr bir esse… Rüzgâr esti. Ve istediği şey; cenin şeklinde kıvrılmış bedeninin kanatların altına alınması, “Buradayım” denmesiydi. Buradayım…

Bir ses, bir dokunuş; insanı en karanlık geceden çekip çıkarıp meşhur sofraya götürebilecek kadar kuvvetli olabilirdi. Gözleri kapalı, saatlerce aynı yerde durdu. Yağmur şiddetlendi, rüzgâr uğultulandı. Ve o, gözlerini açarsa ne o sesi ne de o dokunuşu göremeyeceğini biliyordu.

Gözyaşları o kadar çoğalmıştı ki artık gözlerini acıtıyordu. Yine de inatla açmıyordu. Biliyordu; açarsa geceye uyanacaktı. Şimdi de karanlıktaydı ama o, buradaydı. İnce sesi yağmura karıştı. Duyulmadı. Duyulmayı çok uzun süre önce bırakmıştı. Ama biliyordu; duymak isteyen elbet duyacaktı. Ve konuşmaya devam etti.

Artık duygular da anılar gibi; bir an varlar, bir an yoklar. Ruhumu yokluyorum ve eksiklikler görüyorum. Parmaklarımı boşlukların üzerinde gezdiriyorum. Bazı parçaları yerinde bulamıyorum. Mesela bir çiçek sulamıştım; göz alabildiğince ihtişamlı bir çiçekti… Bakan bir daha dönüp bakardı. Ben büyütmüştüm onu. Ben beslemiş, ben bakmıştım. Gözümde büyütmüş, daha da büyüterek dünyaya sunmuştum. İşte o parçayı bulamıyorum. Saksıya dokunuyorum; parmak uçlarım hâlâ yerini biliyor. Ruhumun tam şurasında duruyor… Ama toprağı boş. O parça kopmuş. Ben hayat yolunda arkama bakmadan ilerlerken, bir yerde düşmüş. Ve ben, ruhumun bu büyük ve ihtişamlı parçayı düşürdüğünü bile anlamamışım. Daha önemli bir işim mi vardı? Hiç sanmam. Belki de duymadım. Dünyanın kalp atışına bir anlığına sağır oldum.

Yolun tam neresinde kaybettim onu? Gidip baksam… Ama bu yol hep ileriye akan bir yol değil miydi? Yolun geriye akmaması beni korkutmamalıydı. Hatta ben yolun geriye akmamasıyla övünür, ahmakça böbürlenirdim. Fakat ben şu an derin bir sarsıntı içerisindeyim. Yol niçin geriye akmıyor?

Ben o anıları bir daha yaşamak istiyorum. Bir daha görmek istiyorum. Kendimi bir daha bulmak istiyorum. Ve bir daha, uzaktan izlemek istiyorum güzelliğimi… Güzel günleri… Yol hep ileri akarken ruhumun boşlukları artıyor ve ben bir şeyleri unutmaya başlıyorum. Boşluklu bir ruh nasıl daha ileriye gidebilir? Kendine yabancılaşabilir mi bu ruh?

Ah, bir anılara gidebilse… Eskiye. Dudaklarında tebessümün ilk oluştuğu o ana dönse. Bir yeniden yaşasa, bir hatırlasa. Ah, bir sevse… Doyasıya sevdiğini hatırlasa; tutkuyla, şehvetle, bütün ruhuyla, bedeniyle, her şeyiyle istediğini hatırlasa. Nefes alışverişi hızlansa… Hızlansa… Tutku nefesini kesse. Sonra soluklansa. Kendini toparlasa. Dağılan saçlarını düzeltse. Dağılan kalbini toplasa. Darmadağın gövdesini çiçeklerle doldursa… Hatırlasa… Ve ileriye, geçmişin umuduyla yürümeye devam etse. Her şey düzelse…

Gözlerini açtı. Yağmurun bir kısmı gözlerinde yağmıştı anlaşılan. Rüzgâr durdu ama yağmur durmadı. Ayaklarını yere indirdi. Terliklerini el yordamıyla bulmaya çalıştı, ayaklarına geçirdi. Ayağa kalktı. Verandanın camını kapattı. Sıcak evine adım attı. Ve ısındı.

Isınmak yalnızca bedeniyle ilgili değildi. Elleri hâlâ titriyordu. Üzerindeki ıslaklığı çıkarmadan koridora doğru yürüdü. Evin sessizliği yağmurun sesinden daha derindi. Aynanın karşısında durdu. Bir süre bakmadı. Sadece durdu. Nefesini dinledi. Sonra yavaşça başını kaldırdı. Karşısındaki kadına baktı. Gözleri kızarmıştı. Saçları dağılmıştı. Yanaklarında kurumuş ve hâlâ ıslak olan çizgiler vardı. Ama o çizgilerin arasında tanıdık bir şey gördü. Kaybolduğunu sandığı o parçanın izi… Yabancılaşan ruhu değildi. Yürüyen, düşen, özleyen, hatırlamak isteyen oydu. Boşluk sandığı yer; belki de geçmişe uzanmak isteyen ruhunun ince bir sızısıydı. Elini aynaya doğru kaldırdı. Camın soğukluğu parmak uçlarına değdi.

“Ben buradayım” dedi fısıltıyla. Bu kez bir başkasının kanatlarına sığınmak istemedi. Kendi gözlerinin içine baktı. Dudaklarının kenarında, çok küçük… Ama gerçek bir tebessüm oluştu. Belki yol geriye akmıyordu. Ama o, kendine doğru yürüyebilirdi. Ve aynadaki kadın, boşluklarla değil, yeniden başlayabilecek cesaretiyle duruyordu.

Ve o gece de diğer geceler gibi geçmişte kalmasıyla meşhur olacaktı. Çünkü her şey geçiciydi. Yağmur dinerdi. Rüzgâr susardı. Aynadaki gözler yeniden kururdu. Hiçbir gece sonsuza kadar sürmezdi. Hiçbir boşluk sonsuza kadar boş kalmazdı. Ve insan…

Geçtiğini sandığı şeylerin içinden geçerek büyürdü.

GECE

Yazarın (Simay Kurtoğlu) diğer yazılarını da okuyabilirsiniz.

Korsan Edebiyat’ı instagram üzerinden de takip edebilirsiniz.

Haftalık bültenimize ücretsiz abone olup gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.

– GECE

Sait Faik zamanında; "yazmasam deli olacaktım” demiş. Ben de o vesileyle yazıyorum. Yazmak benim ben olmamı sağlayan bir unsur.

Yazarın Profili
Paylaş
İlginizi Çekebilir
sonsuz hatçe

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir