Uzun Zamanın Öte Berisi
Umutlu umutsuz bir yılın panoramasını yaptığım zamanın üzerinden neredeyse üç ay geçmiş. Nasıl geçmiş, hiç bilmiyorum. Esasında kelimelerle oynamayalı, onlarla konuşmayalı da çok olmuş… Nicedir kafamın içinde karakter yaratma işleri, okuduğum metnin alt metinlerini çizme işleri ile uğraşmaktan etrafımda akan zamanın nehrinin yeşili mi mavisi mi var, ona da bakamamışım. Bir karakter yaratmak, o karaktere hayat vermek, o karakteri vücuda getirmek, o “ol”mak, olmasını istediğini sahne üzerinde bir başkasından istemek çok başka tecrübeler. Yeni yeni öğreniyorum. Bunu öğrenirken, bu zamana kadar büründüğüm tüm karakterleri de önümde sıraya dizdim, tek tek konuşuyoruz, anlaşıyoruz, çoğu zaman anlaşamıyoruz. Kıyamet Emeklisi‘nin Aziz’i gibi, bazen biri geliyor diğeri kayboluyor, bazen biri diğerini kıskanıyor, bazen de en ihtiyaç duyduğumda hiçbiri kafamın içinde olmuyor, hepsi başka alemlerde. Yine de dönüp dolaşıp geldikleri yer beynimin içindeki kıvrımlar.
Bu zamanlarda en iyi yaptığım şey, gözlem. Belki en çok sevdiğim de bu iş. Etrafı gözlemlemek, insanların yürüyüşlerini, bakışlarını, konuşmalarını, söylediklerini, söylemediklerini, bazen söylediklerini sandıklarını… Ne çok şey var, “mış” gibi yaptığımız. Bunu anlamayan insanlarla çevriliyse etrafınız, en güzel tiyatro sahnesindesiniz ve rolünüzün hakkını vererek oynuyorsunuz demektir. Ama o anlayana denk gelmek, o çok başka. Herkesin denk gelemeyeceği bir “mış gibi yapamayacağınız” olmalı. Benim mış gibi yapamayacağım artık çok uzakta. Üstelik bundan bir yıl öncesine kadar bu konular sadece farazi bir mevzu iken, bir yıl bir ay sonrasında gerçekleşmiş olması da bu işin ironik yanı.
***
Bir iki ay daha eklediğim, beklediğim bir zamanın sonuna varırken bir şarkının ezgisine takılıp yazıyorum. “Aman dayler, yol verin a beyler. Ben sılama varayım. Sılam yeşil yaprak açmış, a ben nasıl dayanayım. Küp içinde bulgurum, keman kaşa vurgunum. Bana sabırsız diyorlar, ben sabırlı bir kulum.“. Ceren Kaçar diye bir hanımın sesinden dinliyorum, ilk defa bu şarkıyı. Taa Almanya’da sıla hasretinde bir “elfinin” gönderdiği. Yakın zamanda bir sıla hasretlisi için seçtiği belki. Şarkının içindeki enstrümanların da kendi kendine birer şarkı yazdığı bir eser bu. “Küp içinde unum var, Allah’tan umudum var. O yar benim olursa, dedelere mumum var.” diye bitiriyor. Benim umudum bir zamanın içinde sırlanmış. Aradıkça başka kapılar açılıyor önümde. Şimdi bir kapıdan geçtiğim, önüme kıtaları çıkartan bir yolun eşiğindeyim. Herkesi, tüm sevdiklerimi geride bırakarak gireceğim, gideceğim bir kapı eşiği belki. Gördüğüm adaletsizliklere tahammül edemediğim bir zamanda, bir nefes niyetine.
Gitmeden önceye sığdırmaya çalıştığım çokça şey var. Üç tiyatro oyunu, üç Tübitak projesi, dersler, eğitimler, etkinlikler; son bir yıl içerisinde kendime dışardan baktığımda hâlâ eksik bulduğum ve yapamadıklarıma hayıflandığım zamanların sonuna varmak üzereyim. Gerçekten bir ay iki gün sonra bambaşka bir zaman dilimi, mekan ve insan güruhunun içine gireceğim, her şey yolunda giderse tabi. Sonra orada başlayacak olan zamanlar. Nihayetinde hepimizin derdi “varmak” aslında. Hakkıyla varmak. Sana verilen her kelimenin, üzerine düşen her gölgesinin tel tel hakkını verebilmek. Emeğin karşılığını sunabilmek. Eksiltmeyip artırabilmek.
***
O kapıya henüz varamayan, hayal ile hakikatin, daha doğrusu her masalın aslında bir parça hakikat olduğunu öğrendiğim, yazının başına bir iki ay daha eklediğim zamandayım. Masal, mesel, misal; hepsini aynı köke bağlayan yazar hakikatin, hikayenin elbiselerinde dolanıp duran, insanın arayıp da bir türlü bulamadığı; bulduğundaysa çıplaklığının vahametinden ürkerek uzak durduğu bir nasip olduğunu savunuyor. Herkese sırlanmayan. Hakikatimin ne olduğunu ararken, bir Ankara-Sivas tren yolculuğunda denk geldiğim Suların Sultanı‘ndan heybeme iliştirdiğim bir masal:
“Günle gecenin eş olduğu, eskiden de eski zamanda Suların Sultanı yaşardı. Nerde olacak? Bir koca dağın üstünde. Tüm tatlı suları ak pak tutardı. Sonra baktı ki bir gün yer yaratılmış, insan türemiş, kuş türemiş. O zaman sularını yüce dağdan koyuvermiş içsinler diye. Sular kardeş olduğunu hiç unutmamış (…)” (s.46)
Ağlayışının affa delil olup olmadığını sorgulayan, neneannesine binlerce kelimesini anlatırken hiç bir kelimesini onun gözlerine teslim edemeyen, Gülcemal’in mavisine kendi düşleri ile karışan, kavuşan ama bir türlü o hasretinin vuslatına eremeyen, bilmediğimiz zamanın kayıp kız çocuklarının hikayesi gibi görünen bir hakikat vardı önümde. Okuduklarımın her biri yaktı, kavurdu, nefessiz bıraktı; Cümbezin Kızı‘nı yazan Ülkü Demiray’ın her kelimesi aldığı ödülün de ödüle ismini verenin de yaka çiçeği, bizim ise yarınımızın kökü, bereketi. Var olsun.
***
Bunca hakikatin ortasında kendi hakikatini aramak, hep eksik kalacağının da bir kabullenişi olsa gerek. Yazar düşeni kuşların da görmediği yerlerde, sözleri kulağın işittiği, aklın anladığı vakidir deyip bir de soruyor: “Ya gözlere ne olur?“.
“Söz, göze anlatılır” diyen hocamın, yüreğin hokkasından çektiği kelimelere bin bereket olsun.
Yazarın (filhakikas) diğer yazılarına da göz atabilirsiniz.
Korsan Edebiyat’ı instagram üzerinden de takip edebilirsiniz.
Haftalık bültenimize ücretsiz abone olup gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.
– Uzun Zamanın Öte Berisi

