İçtim
Eskiyi, eskinin tutkusunu bir gece vakti anıp geldiği bu dökülmüş motelin aciz odasında kiri yüz yıllık yatak örtüsüyle uyumlu gıcırdayan yatağa bıraktı kendisini. Telefonunun ekranı mütemadiyen yanıp sönüyordu. Yanıbaşında boynu bükük şekilde uzanmış sırt çantasından defterini çıkardı. Uzun zamandır eline almadığı bu defterin ilk sayfasında on yıl önce dahiyane bir hikaye olarak gördüğü bir romanın kısa notları yer alıyordu. Sahi ne oldu da araya onca yıl girmesine rağmen bu notlar sayfalara, sayfalar bir roman taslağına dönüşmemişti? Bir süre öylece inceledi notları. Aklına yeni fikirler, yeni oyunlar geliyor ancak on yıl öncesinin heyecanını bir türlü hissedemiyordu. Bir şeyler değişmiş olmalıydı. Notlar değişmemişti, defter de öyle. Belki içinde bir şeyler değişmişti. İçinde değişen şeylerin kırgınlığıyla kapattı defteri. İkinci sayfaya geçebilirdi ama ikinci sayfaya geçseydi kaldıramazdı…
Bir süre tavana dikti gözlerini. Fıstık yeşili boyanmış ahşap tavan, yer yer akıntıların etkisiyle öbek öbek lekelenmişti. Dokunsa tavan başına yıkılacaktı sanki. Kim bilir nelere şahitlik etmişti bu tavan, oda, yatak… Sessizlik odanın ayrıntılarını sıkıcı bir şekilde gözlerinin önüne seriyordu. Ama görmek istemiyordu. Ayrıntılardan kaçmıştı buraya. Ayrıntılar gerçekleri ortaya çıkarıyor, içi sıkılıyordu. Telefona bakmak en iyisiydi. Bir süre anlamsız şeyler gözünün önünden kayıp gitti; neyin gerçek, neyin yalan olduğunun sisli ikliminde zamanı yitiriyordu.
Sıkıldı… Bu günlerde çok sıkılıyordu. Belki birkaç cümle bir şey yazsa içinde biriken dağların zirveleri yerin dibine inecekti ama yazamıyordu. Daha kötüsü, eskiden aynı çıkmaz sokakları omuz omuza vererek aştığı insanlar da ortada yoktu. Herkes bir yalnızlığın hüznüne savrulmuş, hayalini kurdukları camdan huzur paramparça olmuştu… Pencereyi aralayıp bir sigara yaktı. Keyifsizdi. Dumanı dışarıya üflese de bir şekilde odaya geri dönüyordu. Sokaktan geçen insanlara baktı. Karınca sürüsü gibiydiler. Her şeyden bir haber ama her şeyin farkında!
İçinde birikenler taştı taşacaktı. Eskiden bu anlarda bulduğu ilk yerde bir şeyler yazmaya başlardı. Önünü arkasını düşünmeden yazdıklarından gurur duyar, yazdıklarıyla bir şeyleri değiştirebileceğine inanırdı. Dahası dönüp baktığında yazdıklarına hayret eder, sanki başkasının yazılarıymış da ilk defa okuyormuş gibi gelirdi. Şimdi yine aynı hisler, aynı kişi, biraz büyümüş, biraz yıpranmış, biraz da yolunu kaybetmiş bir şekilde içinden akıp gidenleri kağıda dökemeyen ve sıradan bir kalabalığın bayağı sohbetlerinde, kavgalarında, çekişmelerinde dağılıp giden hayatını bu motel odasına güç bela atabilmişti. Şimdi ne yapacaktı? Ne yapmalıydı? Sorulara cevap verecek güçte değildi. Belki biraz şarkı dinleyip sabah yeni bir şey olması dileğiyle uyumalıydı…
Kulaklığında daha önce dinlemediği bir şarkı tekrarlanmaya başladı. İnternette şarkıyı arattı. Henüz sözleri paylaşılmamıştı. Garip geldi. Yeni, hızla tüketilen bir şeydi günümüzde… Gözden mi kaçmıştı, yoksa takıntılı beyni için hazırlanmış özel bir şarkı mıydı bu? Bir süre öylece dinledi. Sözleri zihninde dönüp durmaya başladı. Şarkının en çok hangi kısmını sevdiğini bilemedi. Bilemedikçe dinledi, dinledikçe kafası karıştı. Eskiye gitti. Eskinin uzun gecelerine. Meyhanede başlayıp kumsalda son bulan uzun gecelere… Sabahları güç bela uyanıp saç diplerindeki kum taneleriyle işe yetişme telaşlarına. Gecenin uzun sohbetlerinden akılda kalanlara, ne çok içildiği defalarca dillendirilen ve her şeyin konuşulduğu, her şeyin paylaşıldığı o kusursuz sahil kasabasına… Tertemizdi dünya. Tertemiz olduğuna inanıyorlardı.
Sahi uzun zaman olmuştu içmeyeli… Masadan eksilenler, kasabadan gidenler, küçülen hayatlar ve ipliği pazara çıkan dünya… Hepsi, bir ordu disipliniyle birleşip darmadağın etmişti tüm düzeni… “İçtim, içtim de; kendimi çoktan geçtim de, Bak yine yanlışı seçtim de, kader dedim inandım…” Bir hışım kalktı yataktan, çantasını da alıp çıktı çoktan ruhunu teslim etmiş bu motelden… Kalabalık eksilmemişti. İstemese de içlerine karışıp kalabalığın akıntısına kapıldı… Bir süre tüm varlığını o kalabalığın iktidarına bıraktı. Sonra uzaklardan bir ses duyunca sıyrıldı ve o sese doğru ilerledi. “Saçmasapan düşünceler, Yerli yersiz kapışmalar, Suyum durulmaz, Gönül koyulmaz, Bir salsalar çarpsam yere…” Rastlantılara, uzun zamandır tanık olmuyordu. Şaşırdı ve sesin geldiği eski taş binaya girdi. Az sayıda insan hep bir ağızdan şarkıya eşlik ediyordu eski günlerdeki gibi… Bir masaya oturup garsondan soğuk bir bira istedi. Bira gelince şişenin üzerindeki etiketi ustalıkla çıkarıp masanın üzerine yapıştırdı. Eski günlerdeki gibi gece uzun olacaktı…
O geceden geriye, motelde unuttuğu defter kaldı hatırında. İkinci sayfasında ne olduğunu hatırlamadığı o defter…
“Karanlıklar sarmış teni, Dost sandığım eyler beni, Zaman sayılmaz hesap sorulmaz, Dilim konuşmaz çarpsam yere…”
Yazarın (KorsanKalem) diğer yazılarına da göz atabilirsiniz.
Korsan Edebiyat’ı instagram üzerinden de takip edebilirsiniz.
Haftalık bültenimize ücretsiz abone olup gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.
– İçtim
