Son Haberler
Anasayfa » AyCadısı » Mizojini…!
mizojini

Mizojini…!

Mizojini / Dünyanın En Eski Önyargısı

Kadından Nefretin Evrensel Tarihi  / Jack Holland

YAZAN :Ümit Selin MUTLU

Not: Teşekkürler Selin…:)

✒️25 Kasım Kadına Yönelik şiddeti kınama gününde bu kitabı yorumlamaktan dolayı çok mutluyum. Kitap çok çarpıcı bir örnek ile başlıyor;

“22 Haziran 2002’de Pakistan’ın Pencab Eyaleti’nin ıssız bir yöresinde Mukhtaran Bibi adında genç bir kadın, yaşadığı köyün heyeti tarafından, birden çok erkeğin kendisine tecavüz etmeleri cezasıyla cezalandırılıyor. Cezanın nedeni; kadının erkek kardeşinin, kendisinden daha yüksek kasttan bir kadınla ilişki kurmuş olması. Dört erkek, tüm yalvarmalarına aldırmadan kadını bir kulübeye sürüklüyorlar. Kadın daha sonra gazetecilere, “Bir saat boyunca, artık mecalsiz kalıncaya kadar bana durmadan tecavüz ettiler,” diye durumunu anlatıyor. Ceza yerine getirilirken yüzlerce tanık olay yerinde olayı seyretmektedir ama içlerinden hiç kimse kadına yardıma gelmemiştir.”

✒️Mizojini; Kadın düşmanlığı, kadınlara karşı duyulan soğukluk, antipati veya abartılı düşmanlıktır. İngilizcedeki “misogyny” terimi Yunancadaki kadın ve nefret kelimelerinden türetilmiştir.

✒️Mizojini erkeklerin eseridir. Neden? Kadından nefretin tarihini MÖ 8. yüzyılın herhangi bir dönemine tarihleyebiliriz. Antik Yunanistan ve Antik İsrail’inde söylence ağırlıklı yaradılış öyküleri yaygındı. Bu öykülerde insanın günahları anlatılıyor, bunların yol açtığı sefalet ve acıların nedeni kadınlara ve özellikle de onların karakter zayıflıklarına bağlanıyordu. Her iki kültürün bilinen söylenceleri, antikçağı izleyen dönemlerin Batı kültürlerinde de aynen yer buldu. Nasıl mı? Önce Pandora’nın kutusu ile! İnanışa göre erkeklerin kendi kendilerine yeterlilik içinde ve Tanrıların yoldaşı olarak “her türlü kötülükten, sefaletten ve acılardan uzak kaldıkları” ve mutlu mutlu yaşadıkları zamanlarda Tanrı (baba) Zeus kızması sonucu; bir “armağan” verme bahanesiyle, erkeklere “örneği görülmemiş bir kötülük” tasarlamıştı: KADINI! Vereceği bu armağanla hem erkeklerin eğlenmesini sağlayacak hem de onların, felaketleriyle sarmaş dolaş yaşamalarına yol açacaktı. Bin yıllarca erkekler, filozoflar, siyasetçiler ve dini inançlar kadını erkeğin başına gelmiş bir felaket olarak yorumladı. (Kitapta detaylı olarak anlatılmaktadır.) Aristoteles annenin hamilelikteki rolünü sadece bir beslenme konusu olarak tanımlamıştı. O, kadını fetüsün gelişimi için ihtiyaç duyulan —çevre dışında —her şeyi içeren, erkek tohumunun yuvası olarak görüyordu, bir nevi saksı! Ona göre, kadının yapabildiği her şeyi erkekler daha iyi yapabilirdi —gerçi herhangi bir Yunan erkeğinin, döllenebilmek ve doğum yapabilmek için çaba gösterdiğine dair hiçbir kanıt yoktur, günümüz erkeklerinin de yoktur. Ancak şu anki mevcut teknoloji ile kadının iliğinden sperm üretilebilmekte ve erkeğe ihtiyaç duymadan kadınlar hamile kalabilmektedir. —

✒️Eski Yunan ve Roma’nın kadınları, ahlaki kusurlar nedeniyle sürekli ayıplandılar. Ama Tevrat’ta olduğu gibi Tanrıların kadını aşağılaması, kadından nefretin tarihinde yeni bir aşama oluşturuyordu. Platon’un idealar kuramı Pandora söylencesini ve erkeklerin dünyasını yıkan pandora etkilerini, felsefi bir temelle destekledi ve giderek Hıristiyanlığın dogmatik “ana günah” için zemin oluşturdu. Bu ana günaha göre insan, daha ana rahmine düşmesiyle birlikte Tanrının kusursuzluğundan kopup normalliğin, acının ve ölümlülüğün kucağına düştü. Gene bu ana günahla, kadın tarafından baştan çıkarılan erkek, zorunlu olarak “kusursuz iyi”den yoksun kaldı. Aristoteles, bütün zamanların kadından nefret eden en acımasız düşünürü olarak tarihe geçti. Platon ve Aristoteles Batı dünyasındaki felsefi ve bilimsel düşüncenin iki temel sütunu olarak yaşamayı sürdürdü. Bütün bu temeller üzerinde ise Hıristiyanlık kuruldu.

✒️İlk Hıristiyanlar, Yahudilerden “ana günah” söylencesini ve bunun yol açtığı utanma duygusunu, daha sonraları Antik Yunandan, Platon’un düalist felsefesini ve üçüncü olarak Aristoteles’ten de kadınların doğalarında var olan değersizliklerinin “bilimsel kanıtlarını” devralmışlardı. Eski Yunan söylencesinde olduğu gibi Musevi metinlerinde de Tanrı’nın ilk insan olarak erkek Âdem’i, cennette mutlu, memnun ve bağımsız yaşayan cinsi yarattığı anlatılır. Onun birlikteliği sadece Tanrı iledir. Havva (tıpkı Pandora gibi) çok sonra yaratılmıştır. Tanrı, Âdem’in bir “yardımcı”ya gereksinimi olacağını düşünerek, Havva’yı onun kaburga kemiğinden yaratmıştır. Ama Havva, tam da Yunan eşdeğeri Pandora gibi söz dinlemez biridir. Yasak meyveyi yer ve erkek onun yüzünden acılarla dolu dünyaya atılır ve tanrısallığını kaybederek insan olur.

✒️Kadın, bakire Meryem’in kişiliğinde tahta oturtuldu ama aynı zamanda, insanın Tanrı’nın merhamet dolu cennetinden kovularak ölümlü dünyanın tüm kötülükleriyle baş başa bırakılmasının sorumluluğu da omuzlarına yüklendi. Dönemin ahlak anlayışına göre bakire birinin hamile kalması ölümcül bir günahtı. Bu yüzden Meryem için bir kılıf uyduruldu; Kutsal Bakire bir oğlan çocuğuna hamile kaldığında ne bakireliğini kaybetmiş ne de cinsel bir zevk duymuştu. Zira bu, yani böyle bir arzunun oluşması ya da tutkunun istenmeyen bir kıpırdanışının uyanışı, kutsal ruha uygun bir şey olmazdı. Cinsel haz ve istek duymak günahtı. Katolik kilisesi elinden gelse bu günahı engellemek için evli çiftlerin bile ilişkiye girmelerini engelleyecekti ama bir şekilde insan neslinin devam edebilmesi için üremeleri gerekiyordu ve bunun tek yolu da cinsel ilişkiden geçiyordu. Bunu da belirli kurallara bağladılar. (Kitapta detaylı olarak anlatılmaktadır.) Çünkü kadın ile girilen cinsel ilişki hem ana günahı simgeliyor hem de erkeğin kontrolünü kaybetmesine neden oluyordu. Ayrıca kadın bekaretini kaybediyor ve ‘kirleniyordu’. Havva’nın Âdem tarafından değil, Âdem’in Havva tarafından baştan çıkarıldığına inanılıyordu. Kadın düşmanlığında bulunan temel güdü; aslında erkeğin kadına, kadının da erkeğe karşı duyduğu arzudur. Burada nefret ile arzu garip bir biçimde iç içe geçmiş durumda.

✒️Dönemin başrahiplerinden biri şöyle demişti; “Bizler ve Katolik Kilisesinin yasalarına sıkı sıkıya bağlı cemaat üyeleri, dünyadaki en büyük kötülüklerin kadınlardan geldiğini, kobra yılanının ve ejderhaların zehrinin erkeklere kadınlarla yakınlıklarından daha az zarar verdiğini bilen kimseler olarak, ruhsal ve bedensel sağlığımızı korumak için, bizim felâketimiz demek olan kadınlara yaklaşmamaya ve onlardan zehirli hayvanlardan olduğu kadar uzak durmaya oybirliği ile karar verdik” Papa III. Innocentius şöyle diyordu: “İnsan, bedensel arzuların sonucu olarak doğdu; bu arzuların ateşiyle ve cinsel zevkin pisliğiyle, daha da kötüsü günahla lekelenmiş olarak.” Tabi bütün bunlar kadının suçuydu. Eski altın çağlarda erkek görünümündeki şeytanın kadınları onların istekleri dışında gebe bıraktığı, yeni dönemlerde ise cadı kadınların bunu zevk duyarak yaptıkları inancının azılı tutucu Hristiyanlar tarafından zikredilip bu söylemin ateşinin körüklenmesi de cadı avlarını doğurdu. Tarihteki önemli kadınlara baktığımızda ilk akla gelen iki isim Hypatia ve Jeanne d’Arc aralarında yüzyıllar olmasına rağmen cadı avının kurbanları olmuşlardı. Cadı avının gerekçeleri ve yapılanları buraya yazmak istemiyorum isteyenler kitapta okuyabilir ama akla hayale gelmeyecek gerekçe ve inanışların olduğunu ve en kötü işkenceler sonrasında kadınların ve çocukların yakıldığını belirtmeliyim.

Tüm bu süreçte kadının söz hakkı bulunmadı, eğitimden muaf tutuldu, erkeğin hizmetçisi, çocuk doğurmak için araç olarak görüldü. Dövüldü; dayak erkeğin hakkı oldu. Kanunlar nezdinde de farklı olmalı. Erkek aldattı hakkı oldu, kadın aldattı şeytan oldu. Erkek tecavüz etti erkeğin hakkı oldu, kadın tecavüze uğradı kadının suçu oldu. Günümüzde de farklı değil bu durum.

✒️Bilimin de yavaş yavaş gelişmesi ile Hristiyanlık öğretileri sarsılmaya başladı. İlk sarsıntı, 1543’te Nicolaus Copernicus adında bir Katedral Başrahibi tarafından yayımlanan “Gök Cisimlerinin Dönüşleri Hakkında” kitabıyla geldi. “Kopernik, kitabında sözünü ettiği buluşunun bilincindeydi ama bu buluşunun ancak ölümünden sonra, yani engizisyonun uzun kollarının kendisine ulaşamayacağından emin olunca açıklanmasını ve kitabının yayılmasını istemişti. Ona göre gökyüzünde dünya güneşin etrafında dönüyordu. Bu buluş, Hıristiyan inancının temelinden çatlaması anlamını taşıyordu. Çünkü artık değişmeyen ve olduğu yerde duran dünyanın merkezinde, Tanrı’nın —ve Aristoteles’in—, söylediği gibi insan bulunmuyordu. Hıristiyanlık, ortaya çıkan bu yeni buluşun yarattığı biraz tehlikeli duygudan hiçbir zaman kendini tam olarak kurtaramadı.”

✒️Mikrobun keşfi (ki bu kitapla ilgili yorumda yazmıştım), Liberalizmin benimsenmeye başlaması, kadınların başkaldırması, onları destekleyen erkekler ile birlikte 16.yy’dan itibaren değişiklikler başladı. Geri kalanını kitaptan detaylı olarak okuyabilirsiniz.

✒️Kadına karşı duyulan önyargı, bizim dünyaya bakış açımızı kökünden değiştirdi ve sürekli olarak değişen tüm düşün ve bilim devrimlerinden de uzun ömürlü oldu. Toplumsal ve siyasal huzursuzluklar, devletle o devletin uyruğu olan insanlar arasındaki ilişkileri değiştirdi. Demokrasiler, oligarşileri ve diktatörlük rejimlerini yıktı. Ancak, kovulamayan kötü bir ruh gibi kadın düşmanlığı, insanların eşitlik idealiyle alay edercesine hep kendini duyurdu ve hâlâ da duyuruyor. Çünkü biz, kökleri geçmişin büyük kültürlerine dayanan çok eski bir geleneğin mirasçılarıyız. Bu, inatla bilincimize yerleşen bir düalizm; öyle bir düalizm ki kendi cinsinin yarısının insan olma hakkını yadsıyor.

✒️Bugün mizojininin, artık sadece şiddetin ve adaletsizliğin nedeni olarak değil, insani gelişmişliğin ve toplumsal ekonomik ilerlemenin engeli olarak da tanımlandığı bir çağı yaşıyoruz. Ama hâlâ, kadınların eşit iş için erkeklerden daha az ücret almaları sürüyor, onların yıllar önce kazandıkları özgürlükleri bugün yeniden aşındırılmaya çalışılıyor. Gerçek bir kadın-erkek eşitliği hâlâ çok uzaklarda. Dünyanın değişik yörelerinde, cinsiyet sorununun üzerine fakirlik, cehalet, köktencilik ve türlü hastalıkların bir şal gibi örtülmüş olması nedeniyle, kadının durumu son yüzyıllardan günümüze kadar hemen hiç iyileşmedi. Aydınlanmanın peşinden gelen özgürlükçü demokrasinin yaygınlaşması ile kadınların siyasal ve hukuksal eşitliği için uzun bir savaşım başladı. Ama bütün bu ilerlemeler bile kurumsallaşmış kadın düşmanlığını sona erdirmeye yetmedi. Biraz mantıklı hareket edildiğinde cinsiyetlerin eşitliği tabanında kadından nefret yok edilebilir ve dünyanın bu en eski aşağılama olgusuna bir son verilebilir.

✒️Kadını aşağılayan bir kültürde kadınlar, ağır suçluluk duyguları geliştirmeyi öğreniyorlar. Mesela tecavüze uğrayan bir kadın direk suçlu oluyor. Hatta kadın da suçu kendinde buluyor. “Onu niye giymiş, o saatte orada ne işi varmış? Kesin aranmıştır. Dişi köpek kuyruk sallamazsa erkek köpek peşinden gitmez,” Kaldı ki bunun tam tersi örnekleri her gün gazetelerde ve sosyal medyada okuyoruz; ördek, kedi, köpek gibi hayvanlar da tecavüze uğruyor. Hatta cansız nesneler bile, misal damacana… Hatta geçen gün Türkiye’nin bale dalında ilk devlet sanatçısı olan Sümen’in heykeline tecavüz girişimi oldu. Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer dedi bir tane hıyar; kadın giyimi üzerinden namus bekçiliği yapıyorlar. Hatta ahlak değerleri sadece kadın ve kadın bedeni üzerinden değerlendiriliyor. Bence başlıca ahlaksızlık olan hırsızlığa göz yumup kadının saç telinden siyaset yürütüyorlar… Misal bir zat ne demişti; kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak. En doğal hatta en masum ve en pozitif duygu belirteci olan gülmek ne zaman iffetsizlik oldu? Uzay Fakültesi dekanı titre de Profesör olan biri “Aile hayatına yönelik bazı politikaları YANLIŞ buluyorum. İyi bir çocuk yetiştirmek, iyi bir ev hanımı olmak bakan, başkan, başarılı bir iş kadını olmaktan elzemdir, seçimde kadınlara oy vermeyeceğim” dedi.

✒️Sevgili başkanımız dün; “Madem eşitiz erkekle bayan (!) 100 metreyi koşsunlar, bu adalet olur mu?” dedi. Kadın ve erkek eşitliği hiçbir zaman anatomik eşitlik üzerinden değerlendirilmiyor ki? Erkekler doğurabiliyor mu? Bu çerçeveden bakarsak kim üstün? Eşitlik hatta feminizmin de belirttiği olgunun net açıklaması şudur; hukuksal ve toplumsal hayatta kadın ve erkek eşit haklara sahip olması. Bu kadar net. Siz önce bir eğitim eşitliği sağlayın, kadını evinin yıldızı ilan edip cenneti ayaklarının altına serip annelikle kutsayıp ağzına bir parmak çalıp kafese kapatmayın sonra bakalım kadınlar neler becerebiliyor neler beceremiyor? Cennet ayakları altına serilen kadınların birçoğu neden cehennemi dünyada yaşar? İşin en kötü yanı kadınların da bu akıma kapılıp kendilerini ikinci sınıf insan sayması. Değişim kadınlardan başlamalı.

✒️Not: Neden “bayan” değil de kadın? Bazılarına göre mesela “bayan” kelimesi Türkçe’de yaptığımız “kız-kadın” ayrımını bertaraf etmenin bir yolu. “Kız” kelimesinde tabi ki bir yaş göndermesi de var. Ama mesele, söz konusu ayrımın sadece o noktada kalmaması. Ondan sonra yaşın ilerlemesinin cinsellikle ilgili bazı olgunlaşmaları da içerdiği kavramlaşması bulaşıyor kelimeye. Adına isterseniz “evli mi değil mi”, ister “cinselliğe bulaşmış mı değil mi”, ya da belki “bakire mi değil mi” eşiği deyin. Meselenin daha mühim kısmı dilin erkekleri değil ama kadınları bir çeşit cins(iy)ellik referansı ile kategorize etmek zorunda hissetmesi ve dahası kendinde bu hakkı görmesi. O eşiğin aşıldığı bilgisi dil üzerinden deklare edildiğinde, aynı kişinin bir anda başka bir gözle görülebileceği mesajı da iletilmiş oluyor. Ve işte bu yüzden biz de birbirimize kadın diyemez oluyoruz; tanımı gereği zaten kirlenmiş olan kadın kelimesi, onu taşıyacak herkesi de kirletme tehdidinde bulunuyor. Biz de göz göre göre sevdiğimiz ya da saydığımız birilerine bunu yapamayacağımız için alternatif ‘bayan’a meylediyoruz. Kadın demek ayıp değil. Ayıp olan, ‘kadın’ kelimesinin çağrışımlarını ‘ayıp’ bulup, bir cinsiyeti nazikleştirmeye ya da ‘bayanlaştırmaya’ çalışmak. Bayan, kadın olmanın ayıp sayıldığı gerici anlayışın kelimesidir.

1 – Kadın, dişi cinsiyetinde olan yetişkin insandır. Erkek, eril bireyi tanımlamakta kullanılır. Kadın ve erkeğin küçük boylarına, kız ve oğlan denir. Bir erkeğe ‘erkek’ denildiği her durumda, kadına da ‘kadın’ denir.

2 – Bayan yalnızca bir hitap şeklidir. Cinsiyet yerine kullanılamaz. “Bayanlar kırılgandır ama erkekler dayanıklıdır,” “Erkekler tuvaleti sağda, bayanlar solda” denemez. Bayanlar reyonu, bayan milletvekilleri, bayanlar voleybol takımı, bayanlar tuvaleti gibi birliktelikler yanlış, onları lütfen ayırın.

3 – Yolda bir kadınla konuşmanız gerektiğinde elbette “kadın/karı/kız/ hatun bakar mısınız?” demeyeceksiniz. “Erkek/adam/herif bakar mısınız?” diyor musunuz? Hayır. O halde altını çiziyorum: Konu, hitap yerine geçen ‘bayan’ değil; cinsiyet yerine kullanılan ‘bayan.’ Yalnızca hitapla kısıtlı durumlarda, ‘hanımefendi’ ya da ‘bayan’ denilebilir. Bir kadın olarak şahsi önerim ‘hanımefendi’ diye hitap edilmesidir. Yine karıştırırsanız, şuradan aklınıza gelsin: “8 Mart Dünya Bayanlar Günü” değil, “8 Mart Dünya Kadınlar Günü.”

✒️Tavsiye ederim herkes okumalı bu kitabı…

Hakkında Aycadısı

Merhabalar... Aslen Bursalı,İstanbul'da büyüyen,en sonunda da ANNE olabilmek için o koca, şişman,kart kentten arkasına bakmadan İzmir'e göç edip,her bişeye sıfırdan başlayan, cesur bir kocası olan,okuyup yazan,sanatın her haliyle ilgili bir yazma sevdalısıyım...Aynı zamanda da uslanmaz bir Romantik! Ve buradayım.Üretmek,paylaşmak ve fark yaratmak için. Şu an 12 yaşında olan oğlum Deniz'e ve güzeller güzeli tüm çocuklara daha güzel bir Dünya bırakabilmek için... Sevgiyi,saygıyı,hayatı,masumiyetin güzelliğini,sabrın erdemini ,paylaşmanın eşsizliğini soluyabilmek için... Buraya kadar okuduğunuza göre,şimdi birbirimize sarılıp,yüzümüzde kocaman bir gülümseme ile yeni hazineler bulmak için keşfedilmemiş adalara yelken açıp,KORSAN'lığa birlikte devam edebiliriz. Sevgiylekalın!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*