Evhamlanmak
Bir.
“Nereden alayım seni?” Bir süre ses gelmedi. Sanırım düşünüyor, çok da düşünmene gerek yok. Küçük bir şehir zaten… İstediğin yerden alırım ben seni. “Bak ne yapalım biliyor musun, bizim eve gel. Oradan al beni. Daha iyi olur.” Direksiyonu sola kırdım ve sokağa girdim.
Attığı konuma göre burası olmalı. Pencerede onu gördüm, bana gülümsedi ve kayboldu. Kapıyı açmaya gitti galiba. Müstakil ve gayet sade görünüşlü bir evdi. Sağında ve solunda telle çevrili ufak iki bahçe vardı. Ellerim terliyor, direksiyon avuç içlerimden kayıyordu. Sakin ol; sadece bir süreliğine vakit geçireceğin bir kadın, fazlası değil. Evet, fazlası değil. Kendine yalanlar söyleyip bir şekilde içinde bulunduğun durumdan kendini kurtarmaya çalışıyorsun. Aptallaşma, hiçbir yere gittiğin yok, geçmişin değiştiği yok. Duygularının değiştiği de yok. Sen hâlâ aynısın; sen, hâlâ aynısın. Ben hâlâ aynıyım.
Dikiz aynısında kendime baktım; taranmış saçlarıma baktım, bomboş bakmaya alışmış gözlerimden korktum. Gözlerini yum. Gözlerini aç. Derin bir nefes al; bir, iki, üç. Arabadan inip kapıya doğru yürüdüm. Her adımımda kalbim biraz daha hızlı atıyordu. Kahretsin, zaten ne zaman işe yaradı ki bu nefes egzersizleri? Üniversitede dikkatsizlik ve heyecan problemiyle gittiğim psikoloğun önerdiği bir yöntemdi. “Emin ol seni rahatlatacak.” Eminim ki beni rahatlatmadı. “Oğlum, sen dinlesene doktoru! İnanmıyorsun ki zaten. Bir inansan, hele bir kere inanmayı denesen her şey çözülecek.” Ben inanmayı uzun zaman önce bırakmıştım. İnandığım her şeyin bir bir yıkılması, güvendiğim insanların bir bir çekip gitmesi belki de beni bu hale getirmişti. Yaman bir dram filminden alınmış, klişe dolu kelimeleri bir yana bırak. Emin ol bunlarla alakası yok. Bunu en iyi sen biliyorsun. Başkalarında sebep aramayı bırak. Sorumluluğu yüklen sırtına.
Kapıyı açtığında yüzünde büyük bir gülümseme vardı. Yazlık bir elbise, omzundan dökülen saçlarıyla müthiş görünüyordu. “Hoş geldin Yekta.” Bir elimi omzuna, bir elimi beline atıp yanağına bir öpücük kondurdum. O da aynısını yaptı. “Hoş geldin yavrum. Geç içeri.” Altmışlı yaşlarında, bakımlı, örülü bembeyaz saçları olan ve güler yüzlü bir kadın bana bakıyordu. “Merhaba, nasılsınız?” Beni annenle neden tanıştırıyorsun? Sebep ne? Neden, neden? Bir açıklama yap bana. Sanki içimden geçenleri duymuş gibi sert bir bakış attı. Şaşkınlığımı gizleyerek elini öptüm. “Geç yavrum, buyur.” Geniş bir hole adım attım. Tam karşıda birinci kata çıkan bir merdiven, sağda ve solda ikişer kapı vardı. “Ayla senden çok bahsetti.” Toplasanız üç kere görüştüğümüz bir insan, nasıl benden çok bahsetmiş olabilir size?
Bazı şeyleri çok kafaya taktığımı fark ettim, umursamamaya karar verdim. Ayla yüzüme saf bir sevgiyle bakıyordu. Ya benim bilmediğim bir şeyler oluyor, ya da ben yaşadığım şeyleri unutuyorum. “Oğlum istersen şöyle balkona geçelim, hava da sıcak zaten iyi olur.” Tabii, siz nasıl isterseniz… Sağdaki ilk kapıdan içeri girdik. Oturma odası gibi görünüyordu. Sabah programı açık olan bir televizyon, koltuk ve birkaç parça eşya daha vardı. “Pazar günleri de hiçbir şey olmuyor televizyonlarda. Saçma sapan programlar hep!” Haklıydı. Yalanın bini bin para olmuş; para, ün ve şöhret için her türlü aptallığı yapan insanları televizyona çıkarıyorlardı.
Perdelerin uçuştuğu yerden geçtik ve geniş bir balkona çıktık. Plastik bir masa ve sandalyeler vardı. Güneş vurmadığı için gölgedeydi. “Yekta, bir dakika gelir misin? Anne sen otur, biz bir şey konuşacağız da hemen.” Elimden tuttu ve içeri çekti, yandaki odaya girdik. “Benden bahsedilmesi hoşuma gitti.” dedim gülerek. Yüzünde yarım bir gülümseme vardı. O gülümseme ağlamaklı bir ifadeye dönüştü. “Annem ölüyor Yekta.” Boğazım düğümlenmişti. Her ne kadar taş kalpli olduğumu düşünsem de hâlâ içeride bir yerde kırıkları duruyor olmalıydı. Sağa sola salladım, tıkırdama sesleri. “Yapabileceğim bir şey var mı peki?” Elini yüzümde gezdirdi. “Gerçekten çok teşekkür ederim ama yok.” Elim ayağım o sıcakta buz kesmişti. Nefes alamamaya başladım. Panikledim. Sakin ol, sakin ol, sakin ol. Mavi suları düşün, mavi gökyüzünü. Bomboş bir sahil ve ince kumları düşün. Rahatla. Derin bir nefes alıp verdim. “Kanser, son evresinde… Yapılacak pek bir şey yokmuş. Hatta hiçbir şey!” Yutkundum. “Anladım, keşke elimden bir şey gelse.” Sağ elimi, iki eliyle kavradı. “Aslında bir şey var. Biraz da onu söylemek için seni buraya çektim.” “Söyle lütfen.” “Bugünlük benimle nişanlanma planı yapan sevgilim olur musun?” “Nişanlanma planı yapan mı?” “Evet, yani annem öyle düşünüyor şu an.” “Yani sen annene öyle dedin.” “Galiba biraz öyle oldu.” Bana haber vermeden, kendi kendine iş yapmasına sinirlenmiştim. Fakat içten içe şu an kızmanın sırası olmadığını söylüyordum kendime. Bir yandan da bir türlü kurtulamadığım, insanın en büyük düşmanlarından olan övünme duygusundan dolayı mutlu hissetmiştim. Salak, senin gül cemaline mi söyledi böyle bir yalanı? “Anladım. Olalım bakalım.” “Çok teşekkür ederim. Asla unutmayacağım bu iyiliğini.” Boynuma sarıldı. Ben ne zamandır bu kadar iyi bir adam oldum? Gerçekten, kendime sormak istiyorum; ne zaman oldum? Hiç kötü bir adam olmadın ki. Sessiz kalma hakkımı kullanıyorum.
Odadan çıkıp el ele balkona geçtik. “Geldiniz mi? Geçin bakalım, oturun şöyle.” Yüzümde sahte olmadığını bildiğim halde beni kendimden şüphe ettiren bir gülümsemeyle oturdum. Evet, durum bu kadar vahimdi benim için. Karşımda ölen bir kadın, yanımda onu çok seven kızı -varsayımsal nişanlım- ve kendini klasik bir Yeşilçam filmindeymiş gibi hisseden ben…
Hayat garip. Hayat güzel. Hayat korkunç. Hayat gerçek…
Kendi ailemden biri öldüğü vakit, tek damla göz yaşı dökmemiş -dökememiş- olan ben; şimdi gelmiş birkaç kez bir şeyler yaşadığı bir kadın için sevgili rolüne soyunuyordu. Yaşım otuzu geçmişti. İnsan otuzunu geçince ailenin önemini istemsizce kavrıyor, aile kurma kavramına daha çok kafa yoruyordu. Birçok arkadaşım evlenmişken, hatta çocuk sahibi bile olmuşken benim hâlâ ortalıkta dolanıyor olmam içten içe bir miktar üzüyordu. “İyi bakalım, gezin gelin haydi!” Gözlerimi arkada uzanan araziden çektim. Önümüzde Türk kahvesi fincanları vardı. Ne zaman geldi bunlar? “Ayla’ya teşekkür et oğlum. O yaptı ya kahveleri!” Kahkaha atmaya başladılar. Ayla derken sondaki “a” harfini uzattığını fark ettim. “Arada böyle dalıp gidiyor o anne. Dikkat sorunu var biraz.” Gülmeye başladılar. Son cümlesini kısık bir sesle söylemişti. Sanki bunu benden veya bir başkasından saklıyormuş gibiydi. Ah, boş ver! Evhamlanmanın sırası değil. Ben de kahkahalarına katıldım. “Eh, haydi kalkalım o zaman.” Hızlı bir şekilde ayağa kalktım ve “annemin” elini öptüm. “İnşallah, hayırlısıyla bir daha görüşürüz.” “Görüşürüz oğlum, dikkat edin kendinize. İyi eğlenin.” Ayla’nın elinden tuttum. Refleksif, başka bir şey değil. Emin misin? Ha-ha! Sen az değilsin! Ne fenayım değil mi? Vallahi aşk olsun! Basamakları indik ve arabaya bindik. Ko-pilot koltuğuna iyice yerleşti. “Ee, planımız ne tam olarak? Nereye gidiyoruz?” Bilmiyorum, açıkçası derinlemesine düşünmedim. Belki güzel bir restorana gidip balık yiyebiliriz. Eski günleri yâd ederiz. Eder miyiz?
İki.
“Daha önce gitmedim, biliyor musun?” İki saatten fazla yolumuz vardı. “Truva Atı’nı, Şehitlik’i, Gelibolu’yu, Kordon’u ve Donanma’yı hep duyuyordum. Daha doğrusu bir arkadaşım vardı üniversitede o anlatıyordu. Çanakkaleliydi o da. Beni her yaz kalmaya çağırırdı. Fakat gitmezdim, gidemezdim. Ne bileyim, utanırdım. Ben yapamam öyle başkasının evinde. Çok yabancı hissederim onlara karşı. Alışkanlıklarına ayak uyduramam diye korkarım. Böyle böyle bir korku oldu bana bu şehre giden her yol. Sanki sıkışıp kalacakmışım, yollarında yürüyemeyecekmişim, kaldırım taşlarında takılıp düşecekmişim gibi hissettim.” Yol ilerledikçe ve biz tepeleri aştıkça mavi deniz daha çok görünüyordu. Sert fırça darbelerini almış dalgalar kıyılara çarpıyor, paramparça oluyorlardı. Birer çöl bedevisi misali gemiler ağır ağır ilerliyordu. “Ama şimdi gidiyoruz ya, inan bana çok heyecanlıyım. Çok teşekkür ederim bana eşlik ettiğin için.” Arada durup fotoğraf çekiyor, bazen de benim onu çekmemi istiyordu. Her seferinde birden fazla kez deniyorduk. Çünkü hem bu işi beceremiyordum, hem de ellerim titriyordu. Elimi tuttu, parmağımı deklanşöre bastırdı. “Korkma canım, manzarayı bozmazsın.” Korkmuyorum. Seninleyim. Ne? Yapma.
Şehre girdiğimize saat dörde geliyordu. “Acıkmışsındır diye düşünüyorum.” Yüzünde kocaman bir gülümseme ile neredeyse hiçbir çekiciliği olmayan sokaklara dünyayı yeni yeni tanıyan bir çocuk gibi bakıyordu. “Evet ya, acıktım valla.” Saat kulesinin olduğu aradan girdim. Birkaç aksesuar dükkânı, fast-food dükkânları ve meşhur peynir helvacıları. Küçükken geldiğimizde alır, daha eve varmadan yarısı bitmiş olurdu.
Sağ tarafta denize bakan oto-parka girdim. Omzunda çapraz asılı bir çanta olan adam bana yer gösteriyordu. İşaret ettiği yere park ettim. “Yakın mı buraya?” Bu şehre ne zaman gelsem; gelmem gereken yer, hep olmam gereken topraklar burasıymış gibi hissediyordum. Çocukluğumun en güzel zamanlarını burada geçirmiştim. En güzel doğum günümü burada kutlayarak tüm ailemle yemek yemiştim, ilk defa kokoreci tatmıştım ve yine ilk defa güneşin, denizin ardında kayboluşuna burada şahit olmuştum. Çok küçüktüm ve hayatım yeni başlamıştı. Bütün gün gözlerimi alan, bir türlü bakamadığım, her yeri aydınlatan “büyük ışıklı şey” sonu görünmeyen suların ardında saklanmıştı. “Hemen şurası.” Birkaç adım attık. “Abi, dur hele!” Arkamı döndüğümde çaprazçantalıadam bana doğru koşuyordu. “Anahtarı alayım ben. Çıkacak olan olursa çekerim.” Anahtarı uzattım, “Çizersen, ben de seni çizerim.” Bakışı attım. Tabii böyle bir şeyi yapamadım. Ben bu kadar yürekli değildim. “İyi günler abi.” Sana da iyi günler. İyi çalışmalar. Kolay gelsin! Allah’a emanet ol. Kendine iyi bak.
Restorandan içeri girdik. “Oo! Yekta kardeşim, hoş geldin!” Osman, eski sahibinin büyük oğlu. Benden beş veya altı yaş büyüktü. “Nasıl gidiyor görüşmeyeli? Hanımefendi kim acaba? Merhabalar, nasılsınız?”
“Ayla, nişanlım kendisi.”
Ryan Gosling, Rachel Adams’a sarılmak yerine kendini derin sulara atmış; Christian Bale, Jared Leto’yu doğramak yerine baltayı kendine saplamış, Marlon Brando ise reddedilemeyecek bir teklif yapmaktan vazgeçmişti. Sanki tüm dünya tersine dönmüş, her bir varlık neden bunu söylediğimi öğrenmek için benden bir cevap bekler olmuştu. Ayla’ya baktım; yüzünde garip bir gülümseme, cevaplar arayan bir bakış ve tedirginlik dolu hisler vardı. Kafasının üzerinde kocaman bir kırmızı ünlem işareti belirmiş, şaşkınlığını gizleyemez olmuştu. “Hayırlı olsun o zaman. Hiç haberimiz olmadı.” Hiç gerçekleşmedi de o yüzden. “Yüzük göremedim ama…” Osman abi amma meraklı çıktın sen de! Hah, haydi bakalım ver cevabı şimdi. “Onun yüzüğü bol geldi, benimki ise dar. Verdik ikisini de yapsınlar diye. Malum, ilişki başladı saldık biraz. Elimle göbeğime vurdum; Ayla da göbeğime vurdu. Sahte kahkahalar attık. Ayla’ya baktım, “İyi kurtardın he, iyi de neden yaptın bunu Yekta? Ama hakkını vereyim iyi kurtardın. Peki ben niye sana ayak uydurdum da göbeğine vurdum? Allah Allah. Ben de iyice inandım galiba bu nişanlanma olayına.” Gerektiği süre kadar güldük, sonunda sustuk. “O zaman şöyle geçin, üst katta denize nazır yer var. Manzarayı da izlersiniz hem.” Dar bir merdivenden çıktık. Gerçekten çok güzel bir mekândı. İlk geldiğim vakitten beri neredeyse hiç değişmemişti. Aynı düzen, aynı koltuklar, aynı sandalyeler, aynı örtüler… Garip bir şekilde bu aynı kalmışlık beni mutlu etmişti. Belki anılardı, belki de geçmişe duyulan özlem.
Köşedeki masaya geçip karşılıklı oturduk. “Nasıl, beğendin mi?” “Sen şimdi onu bunu bırak da; ‘Nişanlım’ mı?” Bak, buranın mezeleri harikadır. Özellikle karidesi tereyağında enfes yaparlar, kalamarları ise muhteşemdir. Bak, burada çipura yiyeceksin, hep taze olur. “Buyurun, ne alırsınız?” Beyaz, iyice kolalanmış gömlek; siyah pantolon, temiz bir tıraş ve esmer bir ten. Garsonu süzdükten sonra Ayla’ya döndüm. Yüzünde, kendinden emin ve cevap isteyen bir kadının ifadesi vardı; güçlü, yıkılmaz. Ne içten ne de dıştan fetihlere izin verecek kadar dayanıklı. Uzun bir sessizlik oldu. “Karar verdiniz mi abi?” Bir çiftin muhatabı garson; önce erkekle muhatap olur. Kadının isteği önce erkekten geçer ve daha sonra işlenip garsona iletilir. Çünkü o burada yenilmeyebilir, o güzel de olmayabilir. “Yok hayatım, sen onu sevmezsin.” de olabilir. Sanki bu diyalog standartlaşmış bir oyundu. Tiyatrolarda yüzlerce kez oynanmış, gerçek hayatta ise sonu “Önce bana soracaksın koçum”larla bitmiş olabilir. “Ben bir levrek alayım, iyi pişsin yalnız. Levrek var değil mi? Beyefendiye de çipura, fileto olursa iyi olur. Ortaya da taze mezelerden getir. İki duble de rakı getir sen bize.” Bakışlarımı garsona çevirdim. Kaşları havada, ağzı açık bana baktı. “Ka- karides de getireyim mi abla?” Düşündü, gözlerini kısarak bana baktı. “Yok ya, bunlar yeter bize bence.” Garson elindeki kâğıda hızlı hızlı yazdı. “Tamamdır abla. Hemen getiriyorum.” Bana hızlı bir bakış atıp gitti. Yarım ağız güldüm. “Sen nereden biliyorsun benim çipura sevdiğimi?” Güldü, eliyle elime hafifçe vurdu. “Ee ‘nişanlım’, zamanında anlatmıştın. Fil gibi hafıza var bende, unutur muyum sandın?”
Elini çenesine götürdü, dışarıyı izlemeye koyuldu. Beni en başta bu kadına çeken neydi sonunda anlamıştım; özgüvenliydi, kendinden emindi. Akıllı bir kadındı. Avukattı, işinde de iyiydi. Danışmanlığını yaptığım bir şirketin davasında tanışmıştık. Evet, biraz garip bir mesleğim vardı. “Şirket Danışmanlığı” yapıyordum. Birkaç üniversite bitirdikten sonra tüm bildiklerimi toplayıp böyle bir işe girişmiştim. En büyük düşmanlarım analistlerdi. Onların işlerini çaldığımı sanır, benden nefret ederlerdi. Ben de çocuk olup onlardan nefret ederdim sebepsiz yere. Hâlbuki ben ne analisttim, ne yönetici. Hiçbiri değildim ama aynı zamanda hepsiydim. Muhasebecinin de, ekonomistin de, işletmecinin de bilgisine sahiptim. Hukuk kitapları okumuştum ve işime yarayacak bilgileri edinmiştim.
Evet, garip bir mesleğim vardı.
Tüm ciddiyeti ve zarafetiyle karşımda, duruşmada şirketi savundu. Duruşma çalıştığım şirketin lehine sonuçlandı. Hem teşekkür mahiyetinde, hem de karşı koyamadığım çekiciliğinden dolayı “iş yemeğine” davet ettim. Beni reddetti ve yaralarımı biraz saran o etkileyici gülümsemesini hediye bıraktı. Evrak çantasından çıkardığı kartvizitini uzattı, “Belki başka zaman.” İtiraz dahi edemeden arkasını döndü ve gitti. Günlerce onu düşledim. Gülüşünü, güzelliğini, endamını ve yine gülüşünü ve yine güzelliğini ve yine endamını… Aradan geçen birkaç hafta sonrasında meczup halimden kurtulup büyük bir cesaretle numarasını çevirdim.
Dıııt.
Acaba ne desem? Acaba o ne diyecek? Meşgul müdür acaba? Duruşmada olabilir mi?
Dııııt.
Kapatsam mı? Yok yok. O yola girdik bir kere.
Dıııt.
Kesin açmayacak. Salak, salak! Ne diye arıyorsun ki? Çok mu lazımdı? Umursamadı işte, bak-
“Alo?”
Bütün bedenim buz kesti. Uzun süre sonra sesini duymak bütün hücrelerimi alarma geçirdi. Bir şey demeliyim, cevap vermeliyim. Ne demeliyim? “Alo?” İkinci uyarı, bir diğeri olmayacaktır. Dikkat, bu son uyarı. “Şey, ee.” Evet, yapabilirsin. Sana inanıyoruz. Biz kimiz? Siz kimsiniz? “Ben Yekta. Hani şu davadan sonra sizi yemeğe davet eden danışman.” Sesim git gide azaldı ve karanlık bir dehlizde kayboldu. Soğuk bir çöl gecesinde, kum tepelerinin arasında üşüdü. “Ah, evet. Nasılsınız Yekta Bey?” Güneş yüzünü gösterdi ve hava ısındı. “Bey” kelimesi beni buram buram terletmeye başladı. “İyiyim, çok teşekkür ederim. Ben, şey diyecektim.” Ben ne diyecektim? Alev alev yanan kumların üzeri bembeyaz bir örtüyle örtüldü. Beynim şalterlerini kapadı. Kendimi yüksek bir tepeden “Kelimeler” denen, bir avukatın taş atıp kırk danışmanın çıkaramadığı kuyuya atladım. “Evet, sizi dinliyorum.” Ben, ben, ben… Seninle, yani demek istediğim sizle. Bu akşam bir yemek yemek isterim. Tabii ki siz de müsaitseniz. “O zaman bu akşam sekiz gibi diyelim. Detayları mesaj olarak iletirim size. Şu an duruşmaya yetişmeye çalışıyorum da.” Telefonu kapadıktan sonra zaman geçmek bilmedi. Olduğum yere sığamadım, evim dar geldi. Sokaklar bir kutu oldu ve bende klostrofobi vardı. Sadece bir yemeğe mahsus on kere kıyafet değiştirdim. Üç parfüm arasından en etkileyici olacak olanı seçmem iki saatimi aldı. Ben bu kuruntularımla uğraşırken zamanın geçtiğini fark etmedim. Yediyi çeyrek geçe evden çıkıp onu almaya gittim. O vakitlerde yalnız yaşıyordu. Küçük bir apartman dairesinde, kendi halinde yaşayıp gidiyordu. “Evinin önündeyim.” Apartman kapısını izlemeye başladım. Ne yapıyor acaba? Ayakkabılarını giyer, kapısını kilitler (belki benim gibi kuruntuludur da iki kere kontrol ediyordur kilitlenip kilitlenmediğini), merdivenleri iner. Acaba ağır ağır mı iner, yoksa hızlı hızlı mı? Hızlı inerse hevesli göründüğünü düşüneceğimi sanır mı? Bilmiyorum.
Bu kadını daha önce hiç istemediğim kadar tanımak istiyorum. En karanlık ve en varoş köşelerini adım adım gezmek, en çok bastırılmış taraflarını santimi santimine bilmek, hiç dokunmadığım yanlarına dokunmak istiyorum. Tüm bunları isterken de tarifsiz bir duygu yaşıyorum. Her an, en ufak bir yanlışımda benden uzaklaşacakmış gibi hissediyordum. Durdum, gözlerimi kapadım; âşık olmuş olabileceğim ihtimalinden korktum. Akabinde derin bir hüzün hissettim; üzülebileceğim korkusuyla kaçındığım her şeyin pişmanlığı altında ezildim bir anlığına.
Tık tık.
Sağımdaki cama hızlı iki vuruş. Döndüğümde onu görecek olmanın çocuksu heyecanıyla karnımda bir kıpırtı hissettim. On bin feet’ten kendimi paraşütsüz boşluğa salmıştım sanki. Çok güzeldi. Kapıyı açtı ve yavaşça yanıma yerleşti. Yüzünde, içimdeki heyecanı hissetmiş ve merhamet duyan bir gülümseme vardı. “Dalıp gitmişsin, nasılsın?” İyiyim, mutluyum, heyecanlıyım, korkuyorum, tedirginim, sürekli düşünüyorum. Fazla düşünüyorum. Seni değil, yanlış anlama. Aslında seni de düşünüyorum. Yanındayken hissettiğim heyecanı anımsıyorum, tedirginliğe kapılıyorum sana hata yapacakmışım gibi. Çocukça olduğunu düşündüğüm bu hislerin arasında kaybolup gidiyorum. Sanırım insan içten içe çocukluktaki masumluğu arıyor hayatında. Bulduğunda ise sıkı sıkıya tutunuyor. Peki, sen sıkı sıkıya tutundun mu? Tutunamadım, ben hep tutunamayanlardandım. Her şeyi yarım bırakanlardan ve bu yarım kalanlardan rahatsızlık duyduğu halde hiçbir şey yapmayanlardan ve başkalarını suçlayanlardandım. Yani adi, lanet ve beş para etmez bir adamdım. Öyle söyleme, bunları farkındasın en azından. Buna cesaretin var.
“Balığı beğendin mi?” Elindeki kadehten bir yudum aldı ve bardağı masaya bıraktı. “Gayet güzeldi. Mezeler de tazeydi, güzel yapmışlar.” Gülümsedim, “Beğendiğine sevindim.” Başlatmaya çalıştığım gereksiz konuşmanın yerini derin bir sessizlik aldı. O çatalının ucuyla azar azar mezelerden tadarken, ben parmağımı kadehin ağzında gezdiriyordum. “Bunu neden yapıyorsun?” Elimi bardaktan çektim. “Neyi neden yapıyorum?” Açık renk oje sürmüştü. İşaret parmağını bardağın ağzında gezdirdi. Bana baktı, gülümsedi. “Bilmiyorum, yani farkında olduğum bir şey değil.” Sanki devamında bir şey yapmam gerekiyormuş gibi zoraki bir gülümseme bıraktım ortaya. “Daha önce de yapmıştın bunu.” Neyi? Sessizliği mi? Yoksa dalıp gitmemi mi? “Parmağını diyorum, gezdiriyorsun ya öyle. Unuttum sanma. Gözlerini devirdi. Yarım bir gülümsemeyle, “Bazı detaylar kolay kolay unutulmuyor.” O gece heyecandan sallanan sol bacağımı bir türlü durduramamış, parmağımı gezdirirken şarap kadehini devirmiş ve üzerimi kıpkırmızı etmiştim. “O koskoca kadehi nasıl devirdin hayret ediyorum gerçekten.” İşte, karşında gerçek bir beceriksiz var! “Allah’tan yazdı, hava sıcaktı da sorun olmamıştı. Tabi üzerin kıpkırmızı gezmenden başka…” Güldük. Bakışlarını dışarıya çevirdi, tüm dünyayı güzelleştirmek istercesine güldü. Ben ise biraz da olsa nimetlenebilmek için gözlerimi ondan ayırmadım. Zaten ayırmak da istemedim. Hayatımın geri kalanı boyunca da ayırmak istemiyorum Ayla. Her sabah uyandığımda seni görmek fikri bana muhteşem geliyor. O zaman da muhteşem gelmişti, yine öyle. Ellerini tutmak, çocuklar gibi salıncakta sallanmak. Etrafta koşmak ve mavi denizde yüzmek istiyorum seninle birlikte. Sonrasında kumların üzerinde yatarken başımı karnına koymak ve denizi izlemek istiyorum. Sen bir yandan kitabını okurken, bir yandan da saçlarımla oyna istiyorum. Rüzgâr çıktığında bir hapishane kaçkını gibi uçmaya başlayan şemsiyenin ardından koşmak istiyorum. Yakaladıktan sonra cephede savaşan bir asker edasıyla şemsiyeyi alıp kuma dikmek istiyorum. Sanki biraz fazla şey istiyorum değil mi? İmkânsız değil belki, fakat çok fazla. Hayatım boyunca olan ve olacak tüm dileklerimin haklarını kullanmaktan çekinmiyorum. “Tatlı?” Bakışlarını bana çevirdi. Ruhum şenlendi ve çiçekler açtı nadasa bıraktığım tarlalarımda. “Olur tabii.”
“Madem o kadar geldik, bir peynir helvası yemeden gitmeyelim değil mi?” Restoranın çaprazında, çocukluğumdan önce da burada olan (hatta babamın çocukluğunda bile burada olan) Babalık’ın dükkânına girdik. Küçük bir yerdi. Hatta bayağı küçüktü. Sağ tarafta tezgâh ve solda arka arkaya dizilmiş dört tane masa vardı. “Kolay gelsin.” “Sağ olun, buyurun.” Tezgâhın arkasındaki yüz kafasını kaldırdı ve bana baktı. “Yekta, hoş geldin evladım!” Tezgâhın yanından sıyrılıp yanıma geldi ve kucaklaştık. Vay be! LeBron yaşlanmıştı. Zaten keldi, bir de sakalları beyazlamıştı. O eski basketçi adamdan eser kalmamıştı. “Ee, yaşlandık oğlum. Zaman bizi de eskitti.” Babamlarla sürekli basketbol oynarlarmış. Kendi aralarında takımlar kurar, turnuvalar düzenlerlermiş. Yıllar evvel ona neden “LeBron” dediklerini sorduğumda “Benden iyisi yoktu aralarında.” deyip gülmüştü. “Hanım kızımız arkadaşın galiba.” Ayla’ya baktım, tekrar söyleyip söylemeyeceğimi merakla bekliyordu. Belli etmemeye çalışıyordu fakat duruşunda, gözlerimde takılı kalan bakışında, omzuna astığı çantasının askısını sıkı sıkı tutuşunda, tutmak istediği elime attığı kaçamak bakışlarda bunu hissediyordum. Sanki ellerimizde çok güçlü bir mıknatıs vardı da, biz var kuvvetimizle onları uzakta tutuyorduk. Söylesen Ayla, bunca çabaya değer mi? “Olanları unuttun mu Yekta? Biz birbirimizin olmamak için yaratılmışız.” Bakışlarını kaçırdı. “Arkadaşım, evet.” Tüm dünyaya karşı durabileceğimiz ihtimalini sıfıra indirmiştim. Sen de bunu istemedin mi Ayla? Bir şey söylesene bana. “Evet,” de bana “seni hiç sevmedim.” Ben de bunların bana yeterli olmadığını söyleyeyim sana. “Seni asla sevmeyeceğim Yekta.” diye ekle ve çöllere düşeyim. Topallayarak kum tepelerini aşayım. Geceleri buz gibi soğukta, yıldızlarla dolu gökyüzünü izleyeyim. O yıldızlar bir araya gelip senin yüzünü oluştursun da mutlu bir şekilde öleyim bahtsız bir bedevi olarak.
“Şöyle geçin siz.” En dipteki masaya geçtik. Duvarda boydan boya ayna vardı. Kendime baktım. Kendimin derinliklerine indim. Sen ne yapıyorsun? Neler diyorsun? Ben kimim? Cevaplayamadığım soruların bataklığında dibe çekiliyorum. Beni oradan çıkarmaya çalışan son kişinin de elini ittim.
“Tekrardan üzülmenin bir anlamı yok Ayla. Birbirimizi kırmanın lüzumu yok.” Suskunluk devam etti. İkimiz de tek kelime etmek istemiyorduk. “Bilmiyorum Yekta. Gerçekten bilmiyorum. Belki de ben seninle mutsuz olmak istiyorumdur. Yoksa neden yemeğe çıkayım ki seninle?” Neden gülesin ki bana böyle güzel, neden ruhumun buz küpleri alev gibi sıcağında erimek istesin beni istemiyorsan? Sana ne zaman baksam, içimdeki mahmurluk uçup gidiyor. Yeniden doğuyorum her seferinde. Düşünsene her gün seni gördüğümü; elini tuttuğumu ve gözlerinden öptüğümü, ellerimi saçlarında gezdirdiğimi ve seni kendime katmak istercesine sıkı sıkı sardığımı… Yorgun bir haftanın sonunda, kanepenin üzerinde en sevdiğin filmin ortasında uyuyakalsan ve seni uyandırmamak için ben de uyusam olduğum yerde…
“Buyurun, afiyet olsun.” Kaçamak bir bakış attı. “Madem o kadar seviyorsun, neden terk edip gittin beni?” Dercesine. Evet, bir bakışta o kadar şey anlatmıştı bana. Yani en azından ben öyle hissetmiştim. Sol eliyle önüne düşen saçlarını geriye attı. Keşke her şeyi böyle geride bırakabilsek… Aptal, belli ki o bırakmış. Sen bırakabildin mi? Kendini ezilmiş hissediyorsun. Yorgun hissediyorsun. Yeniden başlamayı istiyorsun ama hep korkuyorsun. Elini masaya koydu. Yavaşça uzandım ve nazikçe elini tuttum. Başparmağımla tenini okşadım. Teni pürüzsüzdü. Bana baktı. Sanki gözlerinden kırmızı ışınlar çıkmış ve beni delip geçmişti. Bir şey söylememi bekliyordu, bu yaptığımın bir açıklaması olmalıydı. “Sadece bir süre beraber olacağım bir kadın.” Ha-ha! Kendini kandırmayı ne çok seviyorsun. Bak, nereye geldin. Gerçekten hissettiğin her bir duygu su üstüne çıktı işte. Gerçekler hiçbir zaman saklı kalmaz. Hele ki bu gerçeklerin adı “duygular” olduğu zaman! Elimi kavradı, gülümsedi. “Geçmişte olmadı, biliyorum. Fakat…” “Hiçbir şey anlatma, sus lütfen.” “Susuyorum işte. Sen nasıl istersen…” Konuşmaya gerek yoktu, kelimeler kifayetsizdi bizim aramızda.
Konuklarımızın diğer yazılarına da göz atabilirsiniz. Evhamlanmak
Bizleri instagram üzerinden de takip edebilirsiniz. Öykü: Evhamlanmak
Evhamlanmak
