Son Haberler
Anasayfa » Deneme » Ayna Ayna Söyle Bana
Ayna Ayna Söyle Bana

Ayna Ayna Söyle Bana

Yatak odasına hızlıca girince fark ettim. Durdum öyle karşımda. Bakıştık. Nasılsın, dedim. Ciddi ciddi sesli sordum. Baktı ama cevap vermedi. Kaşlarımdan biri diğerinden farklı. Türkiye’de hep aynı kuaföre giderdim. İkisi de aynı olurdu. Burada her defasında başka birini deniyorum. Daha iyisini bulana kadar her bir kaşımın başkasına ait olma hissini yaşayacağımdan eminim. Altında iki tane hurma kahvesi. Buruşmuş gibi değil de sanki biraz tozun altında kalmış gibi. İri iri açıyorum. Büyükbabam aklıma geliyor. “Bakma öyle, koca gözlerinle” derdi rahmetli. İnanamıyorum artık ona rahmetli dediğime. Büyüyorum.

Alnımda iki tane upuzun çizgi. İki ayrı, kesişmeyen çizgi. Ben ve aynadaki ben epey farklıyız. İki ayrı ruh. Hiç kesişemeyecekmişiz gibi. Kızınca çizgilerim öfkemi saklar çukuruna. Canım çok acıdıysa gözyaşlarım dökülür. Ne çok birikmiş. Ama öyle orda derinlerde beklemekteler. Annem on beş, on altı yaşlarındayken kızardı. “Kırıştırma şu alnını, daha otuzuna gelmeden buruşacaksın,” derdi. Niye duygularıma ayna tutsun istemezdi ki vücudumun?

Şimdi otuzunu geçmiş tek çocuğu olan, çalışan bir kadınım. Sanki çizgilerim on beş yıl öncekinin aynısı. Ya ben duygularımı saklamışım ya da artık hissetmiyor ruhum eskisi kadar. Oysa o zamanlar dünya yıkılıyordu, ya da ben öyle sanıyordum. Şimdi yıkılan dünyaları izliyorum uzaktan. Ne acı. Hiç de kırışmıyorum artık. Kremlerden falan değil. Bu ruhsuzluktan. Eminim.

İki hurma diyordum. Kahve. Koyu. Öyle zindan falan değil de ne bileyim bir derdi var gibi, yok gibi. Kendine dert arar gibi. Derdi başından aşkın gibi. Kirpiğinin dibinde minik bir kiraz. Şişmiş. O hep orada. Uzun zamandır orada asılı. Alıp küpe yapsan, eşi yok. Sanki bir eksik. Biraz yalnız. Öylece duruyor orada. Bir sıkımlık canı var gibi. Ama kimse ilişmiyor gibi. Duruyor.

İkişer derin çizgi başlıyor burun deliklerimden. Bence gülmekten. Çok gülerim çünkü. Büyük gülerim. Ağzımı açarım. Kafamı geriye doğru atarak semaya bırakırım büyük kahkahamı. “Hiç öyle kadın güler miymiş”e falan bakmam. Tutamam zaten. Geldi mi, tutabilene aşk olsun. Tıkamaya çalışana da kızarım. Bozarım hatta onları. Sebep olmadıkları kahkahanın hırsızı da olamazlar.

Çenemde bir çukur olmasını isterdim. Komşumuz vardı. Gamzesi çenesinde. Kayınvalidesi, Turgut Özal kılıklı, dermiş. Yıllar sonra torunu anlatmıştı. Kızıyordu babaannesine. Kimse annesine toz konduramıyordu bir zamanlar. Oysa şimdi en çok eleştirdiğimiz, en çok yerden yere vurduklarımız belki. Biz öyle büyümedik ama derken çocuklarımız için yaptıklarımızı gözlerine sokuyoruz gibi geliyor bazen. Belki de ben öyle hissediyorumdur. Herkes itiraf edemiyor her şeyi. Ama ağlayınca titreyen bir çenem var. Hatta ağlamadan. O öyle orada titreyip neler anlatıyor acaba, anlamayacaklara. İlla kanıt istiyor birileri. Üzüntüye, acıya gözyaşını kim yakıştırmış? Oysa çene başlayınca zıngırdamaya keşke tebessüme evirilse. Birileri ters düz etse de kahkaha ya bürünebilse. Ama acı, göze sokarcasına yaşanmalı ki birileri senin üzüldüğünü bilsin. Belki merhamet de dilenirsin ha! Annemin de titrerdi. Benim de. Ne çok şey almışım ondan. Yirmi yıl önce fark etmediklerimi, yolumu yarılayınca anlıyor ve bilmüşahede yaşıyorum. Yoksa ona daha çok sarılır, çenesinden tutup öperdim küçükken. Belki şimdi ikimiz de daha az ağlardık. Bilmem. İnsan medet umuyor işte.

Üstümde pembe bir gecelik. Elbise. Aslında dışarıda bile giyerim. Efil efil. Kolunda küçük bir dantel var. Yakasında beş düğmesi. İliklerine çiçek kondurmuşlar. Ne de çok çiçeğe benzetiyorlar bizi. Soluveriyoruz diye mi acaba? Eşimin bana aldığı çiçeklerin altından kesip her gün, ömrünü uzatırdım. Öyle vazoda on gün falan kalırdı. Canlı. Sonra mı? Sonrası malum. Çiçekleri aşağıya gelecek şekilde çöpe giderdi. Canlı kalmamız için canımızdan bir parça mı vermemiz gerekiyordu illa? Vademiz dolunca baş aşağı çay çöpünün üzerine devriliveriyorduk en yakınlarımız tarafından belki de. Yine de çiçek de istiyorum sanki. Ne bileyim güzel oluyor masanın üstünde. Ölse de bir gün…

Öyle uzun uzun aynalara bakmışlığım yok, küskünlüğüm de yok hani. Ama öyle süzülünce hızlıca odaya. Çarpıverdi gözüm kendime. Yaşlanıyorum. Yaş alıyorum. Büyüyorum. Olgunlaşıyorum. Ve bütün bunlar ben varlığımı sürdürdükçe devam edecek durumlar. Ama en çok da üzülüyorum sanki. Büyüdükçe acılarım da büyüyor. Sanki hiç geçmeyecek, kabukları hep kaşınıp kaşınıp kanayacak yaralarım var gibi. Bir ölene bir de ölmüşe çare yok diyorlar. Yalan. Kocaman bir yalan. Her gün ölüp, her gün ölene şahit olmanın çaresi yok. Elinden gelenin ardına konduğu zamanların büyüttüğü bir çocuğum ben. Kahkahalarımın dışıma ama çığlıklarımın ıslak kabanımdan içime saklandığı bir kadınım. Yarı yaşımda “Artık yaşamasam da olur!” diyebilen, çiçekleri seven ama kendini çiçeğe benzetmeyen, pembeyi seven ama sadece pembe giymeyen otuz beşinde tek çocuklu bir kadınım. Kendinin ve dünyanın iyileşmeyeceğine kanaat getiren ve aynadaki yansımasında ölen çocukların gözyaşını gören bir kadınım.

Usulca çıktığım yatak odasından elimde katran karası bir çayla yazıyorum bunları. Yine de kahkaha atacağım. Sebep olmayanların hırsızı da olamayacakları kahkahamın peşinden gideceğim günler de gelecek. O iki hurmanın tozunu itince orada gördüm. Öyle orda dudağının kenarındaki tebessümü gözlerine yerleştiriyordu minik parmaklarıyla.

Hakkında özlem

Bileğinden sıyrılan balonun peşinden gitmekte...

Bir yorum

  1. Denemeniz sanki bilinenleri akılda daha canlı kılmak adına oluşturulmuş gibi.
    Sebep olmadıkları kahkahanın hırsızı da olamazlar cümlesi de birçok satıra bedel bir nefret ya da kin barındırıyor diyebilirim sanırım kendi içinde. Bu yönden bu cümleniz beni etkiledi. Kaleminize sağlık.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*