Son Haberler
Anasayfa » Edebiyat » Annemin Enginarı
enginar

Annemin Enginarı

“Suyu kıs biraz,” dedi ablam. Oysa bir tığ kadar ince akıyordu. Lavaboya bıraktığı köpüklü bardağı alırken elimden kayıp düştü. Sadece iki parça. Gövdesi bir yana, kafası bir başka yana. “Nazar,” dedi. Başka da bir ses etmedi. Mavi leğende köpüklerin ümüklerini sıkıyordu, görüyordum. Ama bir harf çıkmıyordu kursağından yukarıya. Süngerini aldı, lavaboyu bir güzel köpüğe boğdu. Her bir balonu parmaklarımla söndürdüm. Koca bir karanlığın içindeyiz iki kardeş. “Acele edelim biraz, çayı da demle Orhan,” dedi. Cenaze evinde kim, niye çay içer ki? Ellerimi duruladım, kıldan ince suda ve var gücümle sıktım çeşmeyi. Hâlâ gücümü kanıtlama peşindeyim, itiraf edeyim. Ama hep bir tıp tıp sesi kulakları delen.

“Üç kaşık mı,” dedim. “Amaaaann at işte,” dedi. Sanki zıkkım içsinler der gibiydi. Ama demedi. Önündeki önlüğe ellerini kurulayıp, naylon çiçeklerle kaplı masaya oturdu. Başı iki elinin arasında, dar ağacında sallanan ayaklar gibi. Teyzem geldi o ara, “İyiyiz,” dedim yolladım. O da tedirgin. Bu anın bir patlaması olacağını bildiğinden kafasını uzatır her on dakikada mutfaktaki yeğenlerine.

Ablam iki hafta boyunca hiç konuşmadı. Yani konuştu da hani on kelime etti belki. Ben de hep öyle onu izledim. Çay yaptım, bazen kahve. O öyle oturdu. Ölmeyecek kadar yedi. Televizyonu açtım. Uzun, siyah saçlı kız koşturuyordu parkta. “Anne, saçımı bağlar mısın,” dedi. Anne… O dört harf. O bir kelime. Cümlelerden paragraflara, oradan kitaplar dolusu kelimelere evirildi. Yüzünü tokatlarcasına acıtıyordu ablamı, kollarıyla kalbini sarsa da. Anne… Eksikliğin apaçık edildiği bir andı o. Ablam sanki gözlerinden şelale boşanırcasına ağladı o gün. Tek bir laf etmeden tam elli sekiz dakika ağladı. Annemin yaşı kadar. Ben sadece onu izledim.

Defnedilmesine gelmedi annemin. “İnanmıyorum,” dedi. Vefat edenin kıyafetleri ya yakılır ya da ihtiyaç sahibine verilir bizde. Söyleyin kim giyer ötelere uçmuş, ölüm değmiş birinin eteğini, gömleğini? Annemin en sevdiği şapkayı taktı başına ablam. Bir de ablamın nişanında annemin kendine aldığı işlemeli eteğini. Hiç çıkarmadı. Onun sevdiği bardağı avuçladı. Alyansını taktı sol parmağına, kendisininkini çıkarıp. Yatak odasına gidip kırmızı rujunu sürdü. Allığını. Tarağını aldı, uzun siyah saçlarının arasından akmasını izledi. Sanki yatağın ucundaki annesini aynadan izler gibi baktı, gülümsedi.

Ertesi gün semt pazarı. Gökkuşağına bezenmiş pazar arabasını aldı eline. Annemin en sevdiği esnaflardan alışveriş yaptı. Onun kıyafetleriyle. Bir kilo fasulye, iki kilo domates, biraz patlıcan, bir karpuz, bakla, bir de enginar aldı. Annemin en sevdiği… Portakal gördü, biraz pahalı. Sadece bir tane aldı. Enginara yakışır diye düşünmüş olmalı.

Eve gelince ilk işi enginarı yapmak olurdu. Annemin yaparken en mutlu olduğu sebzeydi bence. Temizler, portakalını sıkar, biraz bekler soğumasını ve sofraya çağırırdı bizi. Ablam öyle yapmadı. O öyle enginarı aldı, okşadı. Portakalla yan yana koydu. Uzun uzun baktı. “Sen,” dedi. “Sen de izledin annemi, yapar mısın?” Üçüncü haftanın ilk cümlesiydi ağzından dökülen. Nasıl yapmam? Ben temizlerken o beni izledi. Arkam dönük. Anne, seni çok özlüyorum, diyorum içimden. Her bir yaprağına bir damla akıttığım enginar nasıl olacak acaba diye düşünürken. Ablam portakalı avuçlarının arasına almış, kokluyor.

“Bitti mi,” diyor. “Bitti,” diyorum. Düz, beyaz tabaklara koyuyorum. “Yanına garnitür koymamışsın,” diyor. Gözünde iki damla. Sesim çıkmıyor. Zil durduruyor hayatımızı o an. Selim Abi yorgun, telaşlı en çok da üzgün. En az üç haftalık tıraşıyla kapıda. Acının buruşturduğu yüzünü, minicik bir tebessümle ütülemeye çalışıyor. Geniş omuzlarını babamınkini sanıp öyle yumuyorum ki başımı. Hıçkırıklarımız birbirine karışmış. Kaç dakika kaldık bilmiyorum öyle. Sırtımda pıt pıt bir el. Üçümüz acımızı yoğuruyoruz eşikte. Masaya bir düz, beyaz tabak daha. Koca tencere enginarı tuzlu sularımızı damlata damlata yiyoruz. Hayat, sana acıyı bir tabak dolusu enginarda sunuyor bazen. Susup, enginara özlediklerini işliyorsun. Özleyeceklerinin varlığına şükrediyor ve gözlerinle sarılıyorsun.

Ablam, o gece evine gitti. Alyansını sol parmağına, anneminkini de sağ parmağına geçirdi. Acı geçiyor da, acı çekmiş olmak geçmiyor, unutulmuyor. O akşam o ikisi öyle el ele tutuşup giderken kendi yalnızlığıma baktım. Evin küçük oğlanı, adam olmuş ve hiç tek kalmadığı evde yalnızlığı tadacak. Annemin bana aldığı geceliğimi giyerek onu yatağında, kokusuyla uyumaya gittim o gece ve ondan sonraki her gece. İyileşmek birkaç güne sığmıyor bazen. Ağzımda enginarın tadı…

Hakkında özlem

Bileğinden sıyrılan balonun peşinden gitmekte...

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*