Sıkıcı
Burada sadece aldığım maaş için duruyorum başka hiçbir nedeni yok. Aşkla yapmıyorum bu işi. Hatta sevmiyorum bile… Neden seveyim, nesini seveyim! Kendinden başka kimseyi umursamayan bencillikte bir dünya markası olan patronumu mu seveyim ya da birbirinden sevimsiz iş arkadaşlarımı mı? Hangisinden başlayayım önce anlatmaya. Tamam, buldum en sinir bozucusundan başlayayım…
Bir numara kesinlikle Engin. Nasıl anlatsam, nerden başlasam… Adına şarkı yazılacak kadar nevi şahsına münhasır bir karakter Engin. Sabahları hep geç kalır ama hep bir mazereti de vardır. Ya çocuğu okula bırakacaktır ya eşini işe bırakacaktır ya trafik sıkışıktır diyeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz bunlar sıradan insanların kuracakları sıradan bahaneler. Engin ise bahane bulma konusunda yaratıcılıkta asla sınır tanımaz. Dünden kalan pilavım vardı ısıtırken dibi tutmasın diye beklerken geç kalmışım, kahve fincanımı çok güzel tutmuştu, fal bakmak için soğumasını beklerken geç kaldım, banyoda buhar olmuştu aynayı silmek için buharın dağılmasını bekledim yoksa leke yapıyor. Bunları başkasına söylese, affedersiniz ama insanlar mabadıyla gülecekken Engin’i her zaman ciddiye almıyorlar mı acayip sinir oluyorum. Ama sadece bu özelliği değil beni sinir eden… O yeşil pantolonun üstüne giydiği kırmızı gömleği. Reklam ajansı mıyız yaratıcı olacaksın, muhasebe bürosu burası! Ciddi giyinmen lazım…
Ne diyordum, ciddi giyin dediysem her gün karalar bağlamana gerek yok. Engin ne kadar renkli ve yaratıcıysa Efsun da bir o kadar karanlık ve sıkıcıdır. Siyahtan başka renk giymez, takı takmaz, makyaj yapmaz. Her zaman siyah, topuksuz, demode ayakkabılarını giyer, boynuna mutlaka fular bağlar ve kızdığında zaten ince olan dudaklarını iyice sıkarak görünmez hale getirir ki bu çok sık olur. Genelde iş dışında konuşmaz. Beş yıldır bu ofiste çalışıyorum daha evli olup olmadığını bile bilmiyorum.
Ersun öyle midir halbuki. İshal ağızlı. Yapıştı mı bırakmaz, konuştukça konuşur. Tek derdi babası, mirastan buna hiç pay bırakmayınca kafayı yedi. Seni çay molasında bir yakalasın anında yedi sülalesinin şeceresini döker, kendini bir anda onun aile meselelerinde taraf tutarken buluverirsin. Ama Ersuncuğum sanki baban bu konuda haklı gibi, ne dersin bir daha düşünsen mi acaba? Sakın ama sakın eğer ecelinize susamadıysanız sakın bu sözler ağzınızdan dökülmesin! Sonra Ersun’u karşınıza almak istemezsiniz. Hep o mağdurdur, herkes onun hakkını yemiştir. Hayat ona çok zordur, hep çok çalışması gerekmiştir. Evet Ersun; evet hep sen haklısın, sen doğrusun, senin değerini kimse bilmiyor. Gerçekte işe yaramazın tekidir. Patronun uzaktan akrabası olmasa böyle bir işi rüyasında zor görürdü…
Ali ise en zararlılarıdır. Hem yalancı hem de üçkağıtçı… Kimse sevmez ofiste ama geçen sene başımıza yönetici oldu pislik! Yalan üstüne kurdu tüm kariyerini, başarılı oldu ama pamuk ipliğine bağlı tüm başarısı. Tek bir ters rüzgârda özenle kurduğu kariyeri yerle bir olacak ve ben o gün geldiğinde; ki sabırla bekliyorum o günü, kollarımı kavuşturup onu uzaktan izleyeceğim.
Ben bu insanların arasında ne yaptığımı sorguluyorum neredeyse her gün. Sabah dokuz akşam beş, sabah dokuz akşam beş… Her gün birbirinin benzeri. Aynı insanlar, aynı hikayeler, aynı bitmek bilmeyen can sıkıntısı. Camdan dışarı bakıyorum kuşlar uçuyor, göç mevsimi gelmiş demek onlar da bizi terk edip gidiyorlar. Bense burada, bu camın arkasında onların gelişini bekleyeceğim bir sonraki bahara kadar. Ersun geliyor yanıma, usulca yaklaşıyor arkamdan hep yaptığı gibi! Nefesini ensemde hissediyorum. Konuşmadan bekliyorum, biliyorum birazdan başlayacak. Yanılmıyorum, başlıyor.
“Kuşlara mı bakıyorsun? Onlar bizden daha özgür. Şu parayı bana verecekti babam o zaman gör bak nasıl özgür oluyordum ben,” yine başladı diyorum içimden. Konuştuklarının kalanını dinlemiyorum defalarca dinlediğim hikayeler… Bitirdiğinde “Haklısın Ersun senin hakkını yediler,” demem yeterli. O esnada Efsun yaklaşıyor, hiç konuşmadan imzalanacak evrakları uzatıyor ben de konuşmadan imzalayıp geri veriyorum. Ersun hâlâ konuşuyor. Başka bir hikâyeye geçmiş şimdi. Kuşlar çoktan gitti, bense onları uzaktan izliyorum. Saate bakıyorum beş olmak üzere. Masamı toplamaya başlıyorum, bilgisayarımı kapatıyorum. Ersun hâlâ konuşuyor, amcasına gelmiş sıra. “Ben gidiyorum, yarın görüşürüz,” diyorum çıkarken. Arkamdan sesleniyor, “Yarın öğlen yemeğe gidelim, seninle konuşmak istediğim bir konu var,”
“Tamam,” diyorum. Engin sesleniyor, “ben yarın sabah geç kalabilirim.” Bahanesini sıralamaya başlıyor, dinlemiyorum bile. Ceketimi giyip çıkıyorum. Buz gibi bir rüzgâr çarpıyor yüzüme. Yaşamak bu mu diye soruyorum. Yaşamak bu mu?
Yazarın (Zeyno) diğer yazılarına da göz atabilirsiniz.
Korsan Edebiyat’ı instagram üzerinden de takip edebilirsiniz.
Haftalık bültenimize ücretsiz abone olup gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.
– Sıkıcı

