korsan kalem korsan medya alanya Sartre ve Birbirini Sevmeyen Hümanistleri - Korsan Edebiyat
Son Haberler
Anasayfa » Araştırmalar » Sartre ve Birbirini Sevmeyen Hümanistleri

Sartre ve Birbirini Sevmeyen Hümanistleri

Sartre 20. yüzyılın varoluşçu filozofu ve yazarıdır. Varoluşçular iki sınıfa ayrılırlar. Birincisi, Hıristiyan varoluşçulardır. İkincisi ise, Sartre’nin kendisini de bu sınıfa dâhil ettiği dinsiz varoluşçulardır. İki sınıfın da ortak inançları varlığın özden önce geldiği düşüncesidir.

Sartre, Tanrı kavramını insanla bağdaştırır. Ona göre “Tanrı yoksa bile varlığı özünden önce gelen bir “olmuş” vardır. Öyle bir “olmuş” ki, hiçbir kavramla tarif edilemeden önce de yaşamaktadır.” Bu “olmuş” insandır. “İnsan dünyada önceden vardır, sonradan tarif edilmiştir.” İlk önce tarif edilemeyişinin nedeni de, insanın kendi kendisini nasıl yaparsa öyle olacağı, düşüncesindendir. Yani insan vardır ve kendisini ne yapmak istiyorsa odur.  Bu görüş, Sartre için varlığın özden önce gelişi, varoluşçuluğun temel ilkesidir. İnsanın önce var oluşuyla, diğer var olmuşlardan daha değerli olduğunu savunur ve insan için net bir tarif verir: “İnsan ilk önce geleceğe atılandır, gelecekte kendini şuurlu olarak tasarlayandır.” Dolayısıyla insan kendisinden sorumludur. Sartre bu görüşü savunurken insanın sadece kendi tek kişiliğinden sorumlu oluşundan söz etmez. İnsan kendisinden sorumluyken aslında bütün insanlardan sorumludur. “Tek kişinin hareketi bütün insanları bağlar.” der.

Sartre, Dostoyevski’nin “Allah olmasaydı, her şey mubah olurdu.” sözünü varoluşçuluğun çıkış noktası olarak görür. “Gerçekten Tanrı olmayınca her şey mubahtır, dolayısıyla da insan yalnız başına bırakılmıştır. Çünkü o, ne Tanrı da ne de onun dışında tutunacak bir dal bulamaz. Gerçekten varlık özden önce gelirse; belli, kaskatı bir insan tabiatı asla açıklanamaz. Başka bir deyişle insan ve hürriyette determinizm yoktur, insan hürdür, insan hürriyettir. Öbür yandan şayet Tanrı yoksa karşımızda gidişimizi haklı gösterecek değerler, emirler bulamayız. Yani ne önümüzde ne ardımızda değerlerin ışıklı alanında bizi haklı, mazeretli gösterecek şeyler yoktur. Biz yalnızız, mazeretsiziz. Bu hali, insan hür olmaya mahkûmdur, sözleriyle anlatacağız. Mahkûmdur, çünkü kendi kendini yaratmamıştır. Ayrıca da hürdür, çünkü bir defa dünyaya atılınca yaptığı her şeyden sorumludur.” der Sartre. İnsan nasıl şekillendirirse öyle olacaktır yani insan, yani bütün insanlar, yani dünya hayatı… Sartre’nin bu görüşü bana Leibniz’in kaderciliğini ve Voltaire’nin akılcılığını hatırlatır. Ve ben, Sartre’ye de, Leibniz’e de, Voltaire’ye de inanırım. Sartre kadar cesur olup Tanrı’nın yerine insan ya da başka herhangi bir var olmuşu koyamam. Çünkü bütün var olmuşların ve olacakların asıl egemenin tek bir Tanrı olduğunu şüphesiz bilirim. Dolayısıyla bu bilinç bende, Voltaire’in akılcılığını haklı kılar. Ondaki “akıl” kavramının karşısına “irade” ve “vicdan” kavramlarını koyabilirim. Aynı iradeyi ve vicdanı, Sartre’nın “öz” kavramıyla da bağdaştırabilirim. Asıl egemenliği, yani “büyük iradeyi” elinde tutan Tanrı, insanı yaratırken ona sunduğu akılla “küçük iradeyi” de insana vermiş olur aslında. Yani insan, Tanrı değildir ancak kutsal kitaplarda da açıklandığı üzere Tanrı’nın dünya üzerindeki elçisidir ve var oluşu itibariyle de yalnızca Sartre’nin savunduğu özü oluşturmakla mükelleftir. O özü de insan, akılla yani elindeki küçük iradeyle şekillendirecektir. Sartre benim bu görüşümü tek bir örnekle çok açık ifade etmiştir. Bu örnekte Sartre, varoluşçuluğun bir alçağı nasıl tanımladığını öne sürer. “O, yüreği, ciğeri, beyni alçak olduğu için alçak değildir. Ruh yapısı yüzünden alçak değildir. Ama kendi hareketleriyle kendi kendisini bir alçak olarak kurduğu için öyledir.” Çünkü alçaklık bir yaradılış getirisi değildir. Alçaklık yapılan eylemle tarif edilir. Her eylemden de eylemin öznesi sorumludur ve diğer bütün özneler de bu sorumluluğun dâhilindedir. Çünkü “İnsan hürdür.” derken Sartre, kişinin hürriyetini bir başkasının hürriyetine bağlar. “Hürriyetimin aynı zamanda başkalarının da hürriyeti olmasını istemek zorundayımdır, ben ancak başkalarının da hürriyetini gaye olarak aldığım zamandır ki, kendi hürriyetimi gaye olarak alabilirim.” der Sartre.

Sözün özü, insan vardır. Alıp verdiği her nefesten, attığı her adımdan, yaptığı her işten, beraberindeki bütün var olmuşlardan aklıyla, iradesiyle, vicdanıyla sorumludur. Sartre der ki, “Hayat, siz yaşamadan önce bir şey değildir ama ona bir anlam verecek sizsiniz. Görüyorsunuz ki, bir insanlık topluluğu yaratmaya imkân vardır.” Eminim kast ettiği insanlık topluluğu; başkasının hakkını çalan, başkasının hakkına tecavüz eden, özgürlük kisvesi altında bütün var olmuşların özgürlüğünü kişinin kendi bencilliğinin kölesi yapan insanlık topluluğu değildir.

Sartre aynı zamanda varoluşçuluğun bir hümanizma olduğunu savunur. Hümanizmayı, “insanı gaye olarak, üstün değer olarak alan bir kuram” diye tanımlar. Ancak “bazı insanların yüksek değerli işlerine bakarak, insana bir değer verme” düşüncesini saçma bulur. Bulantı ismini verdiği, insanın varlığını, özünü sorguladığı romanında Sartre çok hümanist tanıdığından söz eder ve bu hümanistlerin nasıl insanlar olduklarına açıklık getirir. Özellikle memurların dostları olan “radikal” hümanistlerden bahseder. Her şeyden fazla insansal değerlerin korunmasını dert edinmiş “solcu” hümanistlerden bahseder. Bir hümanisti genel olarak şu şekilde tanımlar: “Karısını kaybetmiş, gözleri yaşlı bir kimsedir; yıldönümlerinde ağlar durur. Kedileri, köpekleri ve bütün gelişmiş memeli hayvanları da sever.” “Katolik” hümanistlerden bahseder. Onların meleklerin hümanizmini seçtiklerini savunur. “Katolik hümanistler dini ve ahlakı yüceltmek için yazmaktadırlar.” der. Daha birçok hümanistin varlığından bahseder Sartre: “İnsanları oldukları gibi seven hümanistler; olmaları gerektiği gibi seven hümanistler; insanları, istediklerini göz önünde tutarak kurtarmak isteyen ve tutmayarak kurtarmaya çalışan hümanistler; insanın ölümünü ve insanın hayatını seven hümanistler…”

“Hepsi birbirinden nefret eder bunların ama birer insan olarak değil, birer birey olarak tabii.” der Sartre. Ve ben yine Sartre’ye inanırım.

İnsan, özünü doğru şekillendirememiş bir yaratıktır dünya üzerinde. “Çoğu insan” diye düzeltmeyi yeğlerdim son cümlemin öznesini. Ama doğru ya, bir insanın kendi varlığı bütün insanların varlığından sorumludur. Sezen bu yüzden haklı sanırım; masum değiliz hiçbirimiz! Evet, Tanrı sadece varlığı yaratmıştır. Bahşettiği akıl ile insanı diğer var ettiklerinden öne çıkaran Tanrı, insanlık topluluğunu var etmeyi de insana bırakmıştır. Örneğin, nefret etmeyi insan seçmiştir. Kimse, insanlar birbirlerinden nefret ediyor, diye Tanrı’yı suçlayamaz. Keza savaş… Savaşmak da insanların tercihidir. Savaşlarda ölen insanlar için kimse Tanrı ölümü yarattı diye ölümü ve Tanrı’yı suçlayamaz. Voltaire “Candide” isimli eserinde kahramanı Jacques’e, “İnsanlar kendi özlerini biraz bozmuş olmalı. Çünkü insanlar kurt doğmadıkları halde kurt kesildiler. Tanrı onlara ne yirmi dörtlük top verdi ne de süngü, oysa onlar yıkıp yakmak için top ve süngü yaptılar.” dedirtir. Voltaire’nin bu görüşü insanların tercihlerini doğrudan gözler önüne serer. Keza hastalıklar… Hastalıkları var edenler de insanlardır. Adaletsizliği var edenler de… Cehaleti bir inanış haline getirenler de… Oysa nefret etmek yerine sevmeyi seçebilirdik. Savaşmaktan ziyade barış içinde yaşayabilirdik. Topraklar, sınırlar, bayraklar, diller, dinler yerini sadece akıla, iradeye ve vicdana bırakabilirdi pekâlâ. Akılla akılsızlığı yenebilirdik. Sartre, birbirlerini anlamayan, anlamak istemeyen ya da istediği gibi anlayan insanların birbirlerinin cehennemi olduğunu söyler. Özümüzü öyle şekillendirseydik birbirimizi anlayabilir ve tek bir dili konuşabilirdik de ama biz, insanlar, henüz kendimizi bile dinleyip anlayamamış ve kendimizi çıkarlarımız kadar bile sevmemiş akıllı olmaktan ziyade bencil yaratıklarız. İradesi ve vicdanı bencilliğinin kulu olmuş yaratıklarız. Ve yaşadığımız dünya hayatı cehenneme deviniş. Oysa isteseydik… Biz hiç istemedik. İsteyenler oldu belki, onları da aforoz ettik.

Kaynaklar: Bulantı, Jean Paul Sartre, Can Yayınları, 26. Baskı

Varoluşçuluğa Dair J.P. Sartre’nin Bir Açıklaması, Çeviren: Oğuz Peltek

Hakkında eceeskikoy

Fransızca Öğretmeni Yazar

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

izmit edebiyat konya edebiyat kocaeli iir adana resim sakarya sanat