Son Haberler
Anasayfa » AyCadısı » Kansa, kan!

Kansa, kan!

05 Mart/ 161 Yıl Önce!

O sabah da son iki aydır olduğu gibi gün doğmadan çıkacaktı evden. Annesi ve kız kardeşi alışkındılar ama yine de kocaman açılmış, ürkek gözlerle bakıyorlardı ona. Seslendirdikleri tedirginlik ve korku dolu uyarı cümlelerinin sesi kısılmıştı nicedir. Cümleler gözlerindeydi artık. Sus pus olmuşlar, sinsice sızmışlardı her bir hücreye. Gözler de konuşurdu, hem de avaz avaz!

İki kadını da öptü yanaklarından. “Döneceğim, merak etmeyin.” dedi.

Başlarını salladılar sadece. Ne de olsa sözlerini, gözleri konuşuyordu, o da sustu. Gülümsedi hatta…

Gür ve uzun saçlarını, başına taktığı kasketin altına tıkıştırdı, zenginlerden yana çalışan yasalarla yasa(!!!)klanan görevi için ,gereken tüm önlemleri almıştı. Elini ceketinin sol cebine daldırdı. Son bir yoklama yaparak, büyükannesinin kendisi için yaptığı, nakışlı mendili yokladı. Uğuruydu o mendil. Fetişi belki de. Pantolonunun arkasına tıkıştırdığı bildirileri de kontrol ettikten sonra tamamdı.

Arkasına bakmadan, devrik bir cümle gibi duran kapıdan fırladı.

Hızlı ve emin adımlarla sokağın başındaki köşeye varmıştı ki, karşı kaldırımda görevi paylaşacağı arkadaşını gördü. Az da olsa rahatlamıştı. Yalnız değildi ve kalmayacaktı, biliyordu. Yine gözleriyle selamlaştılar. Acele etmelilerdi. İnsanlar işe gitmek için evlerinden çıkmadan ya da gece vardiyasından evlerine döndüklerinde bulmalılardı bu hak ve haykırış dolu davetiyeyi.

Şehrin en berbat banliyölerinden birindeki mahalleye daldılar koşar adımlarla. Kapıları çalmadan, gözleriyle sokakları bir bir tarayarak, her bir dokuma işçisi için birleşme ve tek bir güç olma çağrısı olan bildiriyi atıyorlardı evlerden içeriye.’ Her eve iki’, diye konuşmuşlardı. Bir tanesi sokak kapılarının altından, diğeri de kargacık burgacık çerçevesiyle soğuğa karşı savaşamadığı belli olan ahşap pencerelerden … Hoş, kapısı ya da penceresi olmayan evler o kadar çoktu ki, bu işlerini kolaylaştırmıştı!

İki saat sonra…

Görev tamamlanmıştı.

Her zaman toplandıkları gizli evlerden birine gidip, bilgi vereceklerdi. Şehrin can suyu olan fabrikalarda gece vardiyasını bitiren işçiler birer birer dökülüyorlardı sokaklara. Az sonra sokakları dolduran insanları kontrol altında tutmak için emir alan emniyet güçleri de köşe başlarını tutardı. Dikkat çekmemek için ayrıldılar.

Ceketinin yakasını kaldırıp, kasketini iyice aşağıya çekti. Başını aşağıya eğip, yüzünü de saklamalıydı. Ellerini ve ayaklarını o kadar çabuk tutmaları gerekmişti ki, hemen her dokuma işçisinin yakalandığı öksürük krizine girmeseydi, bu iş çok daha kolay olacaktı gerçi…Başlamıştı işte! Hep böyle olurdu. Son bir yıldır hafiften başlayan ve kan tükürmekle biten bir hastalığa yakalanmıştı. Ama gençti o. Yaşına güveniyordu. On Sekiz yaş neydi ki? Bırak bu ahmak öksürüğü, koca dünyayla bile savaşabilir, kafa tutabilirdi. Cesurdu…Hem de çok!

Tam on iki yaşında eskiden babasının çalıştığı fabrikada işbaşı yapmıştı. Görevi ağır değildi(!). Dev dokumahanedeki tezgahların çevresini temiz tutacaktı. Hiç unutmuyordu; ustabaşının yanında cılız ve çocuk haliyle yeni dünyasına doğru yürürken, açılan dev kapıdan içeriye baktığında, donakalmıştı. Uçsuz bucaksız görünüyordu dokumahane. Çocukluğunu kandırmak istercesine uçuşuyordu havada pamuk tanecikleri. Adeta kar yağıyordu yüzlerce işçinin üzerine… En çok kadınlar Kar’a bulanmışlardı. Uzun saçlarının, kirpiklerinin arasına dolmuştu kar taneleri. Ama bir türlü erimiyorlardı! Yapıştıkları yerde kalıyor, insanın içine içine işliyorlardı usulca…

Tezgahların ritmi ona müzik gibi gelmişti ilk gün. Bir atkı…Bir çözgü…Bir atkı…Bir çözgü…

Bu dünyadan birkaç gün önce göçmüş babalarının yerine, eve her gün sadece bir ekmek ve bir elma almaya yetecek olan maaşıyla annesinin yüzünü güldürmeye çalışacaktı. Ah! Bir de kız kardeşi vardı. Henüz beş yaşında olduğundan, annesi temizlik işlerine gidince o da bakacaktı başının çaresine. Günde on altı saat fabrikada çalışacağından, ona bakamazdı. O da büyümeliydi, tıpkı…

    

Cebindeki nakışlı mendile kıyamadı. Ceketinin kolunu ağzına siper edip, son ve güçlü bir öksürükten sonra tüm gücüyle tükürdü içindekileri. Salyaysa salya, kansa kan…bakmadı bile.

Gizli evin kapısına geldiğinde temkinli gözlerle etrafını süzdü. Takip eden olmamıştı. Emindi. Daha önceden kararlaştırılmış şifreyle çaldı kapıyı.

Tak. Tak. Tak… Tak!

Issız ve kimsesiz görünen viranenin kapısı açıldı. Kendisiyle gurur duyarak süzüldü içeriye. Görevini tamamlayıp gelenlerle selamlaştı, gülümseyerek. O kadar memnundu ki halinden, öksürüğüne bile unutturdu ciğerlerini, bir çocuk gibi eyleyerek, kandırdı o canavarı …

Ertesi sabah dağıtacağı bildirileri alarak kapıdan çıkıp gidecekti. Düşündüğü gibi de yaptı. Fazla söze gerek yoktu. Bugünlük bu kadardı. “Yarın, görüşürüz!” diyerek yol arkadaşlarıyla vedalaştı. Önce eve uğrayacak ,fabrikaya gitmek için üzerini değişecekti. Adımlarını, yine göğsünden taşmaya çalışan öksürüğüne aldırmadan sıklaştırdı.

Evlerinin, çürümüş her şey kokan sokağına adım attığında anladı ancak! Takip edilmişti. Aniden iki yanında beliren koca cüsseli adamlar, cılız kollarına doladılar kollarını. Ayakları kesilmişti yerden. Çırpınmaya başladı. Vücudunun canhıraş salınımına ayak uyduramayan kasket fırladı başından, gür kahverengileri dalgalarla yayıldı sağa sola…İçindeki canavar bile korkmuştu adamlardan. Kesmişti sesini…

Tüm gücüyle, alıkonulduğuna şahit olsunlar diye, çığlık atacaktı ki, suratına inen sert bir yumrukla başı öne düştü…Öylece kaldı. Devler bile bırakmışlardı artık kollarını sıkmayı. İkinci yumruğu o baygınken attılar. Tam da midesine. Baygın bile olsa… Mideye yumruğu yiyince, bu suçlu farelerin nefes alamadığını biliyorlardı ne de olsa. Epey bir süre soluklanamayacaktı, şimdilik bu ceza ona yeterdi!

…….

Çok üşüyordu.

Dişlerinin takırdamasını engelleyemiyor, çenesine söz geçiremiyordu. Sağlam kalan gözünü araladı hafifçe. Karanlık bir yerdeydi. Gözü karanlığa alışıncaya değin bekledi…Sabır göstermeli, sessizliğini korumalı, korktuğunu belli etmemeliydi. Yoksa….?

Yoksa ne, ne olurdu?

Çırılçıplaktı. Bir sandalyeye oturtulmuştu. Elleri ve ayakları bağlıyken, bu yola birlikte çıktığı arkadaşlarını düşündü. Onları da avlamışlar mıydı? Ya annesi ile kız kardeşi…?

Zihninde cirit atan düşüncelerini kontrol altına almalı, hatta en ufak sevgi kırıntılarını bile halının altına süpürüp, görünmez kılmalıydı.

Üşümek, yanında kahrolasıca öksürüğü de getirdi az sonra. Uyandığını anlamasınlar diye ses çıkarmaya korksa da, boğazından çıkan hırıltı onu ele verdi.

Başındaydılar dev adamlar. O üşümüş, onlar üşüşmüştü!

Artsız arasız sorular sormaya başladılar sonra. Kimi uzun saçlarını eline dolamıştı, kimi çıplaklığına dokunuyordu. Aynı anda ,aynı yanıtlara varacak soruları soruyordu farklı adamlar bir ağızdan. Birbirlerinin vahşetine alışkın oldukları belliydi. Aynı dilde, aynı sesle, aynı şiddetle ve aynı yüzlerle dolanıyorlardı etrafında. Hiç görmediği ama korkuyla dinlediği köpekbalıkları gibiydiler. Öksürmemeliydi! Kan kokusunu çok sevdiklerini duymuştu bir yerlerden…

Durmadan haykırıyorlardı başının üzerinden, “İsim ver bize, başınız kim?”, “Hangi itin başının altından çıkıyorsunuz siz fareler?”, “Adresleri istiyoruz!”, “Kaç kişisiniz?”…

Dakikalar, saatlere karıştığında, diğer gözü de görmüyordu artık… Yolunmuş saçları kaplamıştı soğuk zemini. Acıdan ve acımasızca aşağılamalardan, donuyordu. Korku, dışkısına karışmış maddeleşmişti sanki. Canı o kadar yanıyordu ki, daha fazla yanmasın diye, ağlamaktan bile korktu. Konuşmak ne kelime?

Yorulmak bilmiyorlardı Dev’ler.

Ama o, yorulmuştu. Çok yorulmuştu hem de. Kendi zihninde bu sabahı, ya da dün müydü? Önceki gün de olabilirdi gerçi… Hatırlamıyordu ki! Zaman kavramı uçup gitmişti. Demek böyle oluyordu. Fiziksel acılar, zihni öteliyor, insan tüm pisliklerin içinde kayboluyordu. Yitip gidiyordu demek…

Kendisini zorlayarak sessiz, sözsüz konuştuğu annesini, kardeşini ve arkadaşlarını düşündü. Onlarla konuşmadan anlaşırdı. Gözleri, sağ kalırsa yeterdi nasıl olsa. Kimbilir?… Belki?

Kararını verdi o an.

Kansa kan, ölümse ölümdü…

………………

“Heeyyy, ne oldu? Öttü mü minik kuş?”

“Ötemedi!”

“Nedenmiş o?”

“Dilini ısırdı …pis fahişe!”

“Kahretsin! Okuma yazma bilmiyor, hiç gitmemiş okula… Eeee? Öldü mü?”

“Ölmedi, ama yakındır. Öylece bıraktık. Nasıl olsa o da hasta, diğerleri gibi… Ölür yakında!”

Not: Bu öykü; fabrikalarda, tütün depolarında, dokuma tezgahlarında çalışan, hastalanarak can veren, yanarak yok olan, haklarını savunmak istedikleri için hakarete ,tecavüze uğrayan tüm EMEKÇİ KADINLAR’a ithaf edilmiştir. Öykünün sonunda sizi özgür bıraktım zira, sendikaların neler başardığına bir göz atmanızı istedim.

Sevgiylekalın.

Hakkında Aycadısı

Merhabalar... Aslen Bursalı,İstanbul'da büyüyen,en sonunda da ANNE olabilmek için o koca, şişman,kart kentten arkasına bakmadan İzmir'e göç edip,her bişeye sıfırdan başlayan, cesur bir kocası olan,okuyup yazan,sanatın her haliyle ilgili bir yazma sevdalısıyım...Aynı zamanda da uslanmaz bir Romantik! Ve buradayım.Üretmek,paylaşmak ve fark yaratmak için. Şu an 12 yaşında olan oğlum Deniz'e ve güzeller güzeli tüm çocuklara daha güzel bir Dünya bırakabilmek için... Sevgiyi,saygıyı,hayatı,masumiyetin güzelliğini,sabrın erdemini ,paylaşmanın eşsizliğini soluyabilmek için... Buraya kadar okuduğunuza göre,şimdi birbirimize sarılıp,yüzümüzde kocaman bir gülümseme ile yeni hazineler bulmak için keşfedilmemiş adalara yelken açıp,KORSAN'lığa birlikte devam edebiliriz. Sevgiylekalın!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*