Son Haberler
Anasayfa » bertugguc » dünyevi işler
dünyevi işler

dünyevi işler

Demlenmiş çayı cam kupaya doldurdum. Bir kaşık da şeker; fazlası zarar. Hızla karıştırmaya başladım. Bir an önce karışsın, bir bütün olsun. Ona tat verebilsin diye. Günün birinde biri de gelir gönlümü böyle tatlandırır diye bekledim hep. Aslında bakarsan ne gelen şeker kadar saf ne de ben çay kadar tatlı bir acılığa sahibim. Kupayı alıp küçük balkona çıktım. Tahta sandalyelerden birine çöktüm, derin bir nefes aldım. Yavaş yavaş yoruluyorum artık. Çay alıp şuraya oturmam bile bir mesele olmaya başladı benim için. Son zamanlarda huysuzlaşmaya da başladım. En ufak şeye sinirlenir, kendi kendime söylenir oldum. Yakınımdakilerin de kalbini kıracağım ya da kırıyorum diye çok korkuyorum. Bana yıllarca dayanmış insanlar şimdi çekip gider mi acaba? Bir gün uyandığımda soğuk yalnızlığın tenimi yalayıp geçtiğini değil de, benimle sonsuza kadar kalacağını hisseder miyim? Rafta duran tedirginliğimin kapağını açıp çıkarmak zorunda kalacağım; belki de en çok bundan korkuyorum. Tedirginlik. Ne olacağını kestirememe; belirsiz bir korku. İğrenç! Taburenin üstünde duran sigara paketine uzattım elimi. Dur. Öldürme kendini daha fazla. Ne oldu? Kendine bakmaya mı başladın? Eşek kadar herif oldun, aklın anca mı başına geldi? Bundan sonra içsen ne olur, içmesen ne! Öyle deme, neresinden dönersek kârdır bizim için. Benim için. Yine başladım kendi kendime konuşmaya. Bırakamıyorum şu illeti; sigaradan daha beter. Ha uyuşturucu batağına düşmüşsün, ha kendine laf anlatma çabasına! İnsanın kendini bir şeylere inandırması deveye hendek atlatmaktan zordur. Hele benim gibi inat olmaya görsün. Vah vah! Elimi çektim. “Demek kendini ikna edebildin. Güzel, güzel. Gelişme var sende.” Kapının kenarına dikilmiş, bana muzip bir gülümsemeyle bakıyordu. Aysel git başımdan, ben sana göre değilim. “İyi, çayını tazeleyeyim mi?” “Olur vallahi.” Bardağı uzattım, hızla elimden kapıp mutfağa girdi. “Alınacaklar vardı, dışarı çıkalım da halledelim.” Tamam Aysel, sen iste yeter. Çay dolu iki kupa ve kağıtlarla karşıma geçti. Sen iste her şeyi yaparım ben. İnan bana, atla şu balkondan desen atlarım senin için. O kadar da delikanlı bir adamım. “Biraz aptallık değil mi sence de?” Bunu senin için yapmam mı, yoksa balkondan atlamam mı? “Hayır canım, karakter burada kadına kendini anlatamamış ve buna rağmen sitem edip durmuş ona. Kadına sürekli ‘Sen benim hayatımsın.’ diyor, fakat kadına fikirlerini hiç sormuyor. Sanki sadece kendi kararları doğruymuş, kendi fikirleri doğruymuş gibi düşünüyor.” Aslında haklısın Aysel. Ben de mesela kafamdaki kadını bekliyorum hâlâ; seninle yetinemiyorum nedense. Ya da senin bir gün gideceğin düşüncesi bir kıymık gibi saplanmış olduğundan mütevellit, sana dair bir umutsuzluğum var. Sen gidince “o kadın” gelecekmiş gibi hissediyorum. Ben bir aptalım. Senin de vaktini çalıyormuşum gibi hissediyorum. Seni de bırakmak istemiyorum. Aslında biliyorum ki senden sonrası olmayacak. “Bak, dün gece bir daha okudum. Bence karakterin yalnızlığını biraz daha belirginleştir. Sıradan bir yalnızlık olmadığını söylemiştin.” Evet öyle söylemiştim. Ne kadar iyi bir hafızan var! Sana imreniyorum gerçekten. Ben insanların isimlerini hatırlayamam mesela; yüzleri, söyledikleri, hareketleri… Hiçbirini unutmam. Ama isimleri aklımda kalmaz bir türlü. “Biraz daha sık dişini. Elbet bitecek bu roman.” Romanın bitip bitmemesi değil de bizim bitip bitmememiz beni korkutuyor. “Bir daha olmayacak.” demiştin, “Ben seni asla bırakmam.” demiştin, sen beni bırakmazsın değil mi Aysel? Ah bir bilsen bu kuruntularla yaşadığımı, bir dakika durmazsın yanımda! Yoksa durur musun? O kadar seviyor musun beni? “Ben şu bulaşıkları yıkayayım çıkalım sonra.” Olur Aysel, tamam Aysel. Sen hâlâ gitmedin mi Aysel? Kapı eşiğinde bir kedi gibi bana bakıyordu. Bana eski zaman gülümsemelerinden bıraktı, “Dağıtmışsın ortalığı yine.” Affet beni. Bazen böyle dağınık oluyorum işte. “Alıştım ben artık.” Ne güzel söyledin! Şimdi seninle birlikte etrafı toplamayı istedi canım. Ayağa kalkıp hızla toplamaya başladım. Koltuğun üzerindekiler, yerdekiler, yarısı okunmuş kitaplar, bitmiş kalemler, yarısı yazılmış kağıtlar, hiç yazılmamış kağıtlar, fotoğraflarımız, kesilmiş gazete kupürleri, kopuk kitap sayfaları, bıyık çizilmiş bulmaca ünlüleri ve daha nice kafa kurcalayıcı şey. Seninle ne kadar karışık bir ilişkim var Aysel. Şimdi fark ettim bunu. Elbette sen bilmiyorsun bunu. Zaten böyle şeyler söylenmez karşıdakine. Üzülecek, kırılacak diye çekinilir durulur. “Bir yolunu bulur söylerim zamanı gelince.” denir, ama o zaman asla gelmez. Yumurta kapıya dayandığında ise saçmalanır, birdenbire olmuş izlenimi verilmeye çalışılır. Halbuki uzunca süredir insanın içinde pişiyor olur. Karşıdaki anlamaya çalışır; çalıştıkça üzülür, üzüldükçe yorulur ve koy verir kendini. Belki de bir insana yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir onu belirsizlik içinde bırakmak. “Hadi Arif. Çıkalım da alalım bir an önce. Akşama yemek hazırlayacağım.”

Dünyevi işler asla bitmez.

Ellerimizde poşetler, derme çatma hayallerle dar sokaktaki dik bir yokuştan çıkıyorduk. Henüz ölmemiştik ama ölmeye mahkumduk. Bak, yine başladın karamsarlığa. Böyle yapma, kendine eziyet etme. Ben kendim ile konuşarak yeterince eziyet ediyorum kendime. Aslında bir bıraksam düşünmeyi rahat edeceğim. Her şeyi takmasam kafaya, biraz vurdumduymaz olsam ne güzel olurdu! Ama olmuyor işte. Benim düşünmem acilen yasaklanmalı; düşünmek bana iyi gelmiyor. “Yorulduysan bana ver poşetin birini.” Bana bakıp gülümsedi. “Gerek yok, geldik zaten.” Kapının önüne geldiğimizde başımı yukarı kaldırıp binayı inceledim. Uzunca zamandır bakmamıştım. Fakat komiktir ki hiçbir şey de değişmemişti. Hamdullah Bey yine aynı pencerenin önünde oturuyor, alt komşu yine balkonda biber kurutuyor, Aysel yine çamaşırları balkonda kurumaya bırakıyor, kapının hemen üstündeki boyası dökülmüş kısım ise öylece duruyor. Geriye doğru birkaç adım attım, Hamdullah Bey ile göz göze geldik. İki pencere arası kalmış bu kısım bir buruna benziyordu. Güldüm. Aysel kapıyı açtı ve içeri girdik. Birer ikişer çıkmaya başladık. Acelemiz vardı, bir an önce eve girmeliydik. Fazlasıyla ayrı kalmıştık zaten. Klasik birer ev kuşuyduk biz. Aslında birbirimizi bulmuştuk, ben hâlâ ne bekliyorum ki hayattan! Aptal, aptal. İkinci kata ulaştığımızda soldaki dairenin kapısı açıldı. Hamdullah Bey her zamanki somurtkanlığı ve asabiyetiyle karşımızda dikiliyordu. Aysel ile bir anda durduk. Tepesi seyrekleşmiş, kaşları ve saçları beyazlamış fakat badem bıyığı hâlâ siyah olan bu adam bizi öldürecek gibi bakıyordu. Yine. Aysel hiç istifini bozmadı, “Merhaba Hamdullah Bey. Nasılsınız?” Canım be! Nasıl da nahif, nasıl da kibar, nasıl da vefalı! Sen bana tanrının değerini bilemediğim hediyesisin (Ne oldu da bir anda böylesine övmeye başladım seni Aysel?). Beyazlamış kaşlarını çatıp bana baktı, “Sen niye güldün öyle dışarıda?” Size gülmedim, hayatın bana yaptığı ufak bir şakaya güldüm. Bu zamanlarda az rastlanır oldu çünkü. Tekrar Aysel’e döndü, “Düğün ne zamana?” Düğün mü? Aysel bana baktı. Biraz mahcup, biraz kırılmış bir şekilde cevapladı bu kılıç darbesini “Bakalım, yakında inşallah.” Kırık bir gülümsemeyle yere baktım. Yer… Ne güzelmiş bu taşlar. “Üzüyor mu bu seni?” Başını bana doğru salladı. “Yok, yok. Bana çok iyi bakıyor o.” İnanın Hamdullah Bey, bir baltaya sap olamıyorum. O bana çok iyi bakıyor aslında. Bir koruyucu melek gibi bekliyor başımda. “Yazıyor musun hâlâ sen? Becerebildin mi bari bir şeyler?” Artık kırıcı olmaya başladı bu konuşma Hamdullah Bey. Gerçeği daha fazla dinlemek istemediğimi belli ederek parmağımın ucuyla Aysel’i hafifçe belinden ittim ileri doğru. “Haydi sağlıcakla.” Koşar adım çıktık ve içeri girdik. Oh be, dünya varmış! İnsanın evi gibisi yok vallahi Ayselciğim. Elimde olsa hiç çıkmayacağım şu iki göz yerden. “Aç mısın? Hazırlayayım mı bir şeyler?” Tüm düşüncelerim ve endişelerim sustu bir anda. Yerini korunuyor olmanın, önemseniyor olmanın huzuru ve mutluluğu geldi. Mutfak kapısına gittim. Poşetlerin içindekileri hızlı hızlı çıkarıyordu. Ellerim cebimde, başımı kapıya dayadım. Yüzümde aptal bir gülümsemeyle izlemeye başladım. Kafasında bir taç, yine çabucak üstünü değiştirmiş işe girişmişti. Boş durmayı hiç sevmezdi zaten. “Ne oldu? Niye bakıyorsun öyle?” Yanına gittim, arkasından sıkıca sardım onu. Bana döndü, güldü. Saçlarından öpüp kokusunu içime çektim. Elindeki peynir ve tereyağı kabını bırakmadan sıkı sıkı sarıldı o da bana. İşte bu. Hayatım boyunca beklediğim şey buydu işte. Basit bir sevgi, ilgi, hoşluk. Aptal oyunlar ve kıskançlıklar değil. Benim oyunlara zamanım ve gücüm yok artık Aysel. Sana ve sevgine ihtiyacım var. “Kahve yapayım mı işim bittikten sonra? İçer misin?” Tezgâha dayandım, aldıklarımıza göz attım. “Uğraşma ya, sonra içeriz.” Güldü, sesi ocaktaki tencerede kaynadı, pişti ve ruhumu doyurdu. “Yok, canım ne uğraştırması! Makinede yapacağım.” Aa, doğru ya! Şu kahve makinesi… Ne güzel şey şu teknoloji değil mi Aysel? Kahveni makine yapıyor, çamaşırını ve bulaşığını makine yıkıyor, yiyeceğini içeceğini soğuk tutuyor, sana dünyanın dört bir yanından haberleri anında veriyor, hiç yüzünü görmeden ve hiç sesini duymadan milyonlara insandan milyonlarca haber alabiliyorsun. Bazen bu makineler senin yerine de düşünüyor, cevap veriyor, hissediyor. Sosyal medya denen zırvalıkta insanlar istemsizce olmadıkları biri gibi görünmeye çalışıyor, başkaları için yaşıyor ve başkaları için düşünüyorlar. “Öyle deme Nazif. Bak, insanlar birbirlerinin en güzel haberlerini de en iyi haberlerini de anında alıyor. Daha ne istiyorsun Allah aşkına? Ayrıca insanlar gezdikleri ve gördükleri yerleri, yedikleri yemekleri ve giydiklerini senin saçma bulduğun ‘sosyal medya’ olmadan önce de yapıyordu; hâlâ da yapıyor. Biz buna ‘dedikodu’ diyoruz canım. Senin biraz uzak olduğun bir konu, insanlardan uzak olunca…” İyi giydirdin bana yine Aysel. Durup durup bir anda yerin dibine sokmasını iyi biliyorsun ve ayrıca çok haklısın. Bazen yeniliklerin güzelliklerini görmezden gelmeye çalışıyorum. Hayat da karşıma seni çıkarıp bana o haklı cümlelerini yüzüme vurmasına izin veriyor. Açıkçası bundan hüzün duyduğumu da söyleyemem; bazen benim de adam edilmem gerekebiliyor. “Al bakalım.” Yeni pişmiş kahvenin kokusu tüm mutfağa doldu. Duvara tutturulmuş tuhaf bir demir masanın iki tarafında oturuyorduk. “Nasıl masa bu Aysel? Düzgün, büyük bir masa aldırmadın şuraya?” Kahveyi neredeyse püskürtüyordu. Bana baktı, elini elime koydu, “Canım, sen aldırdın bu masayı. Hatırlarsan bana ‘Ne yapacağız koskoca masayı? Misafir sevmiyorum ben!’ diye söylendiğini ne çabuk unuttun?” Kahretsin. Çok haklı. Neden hep haklısın Aysel? Neyse, şikâyet edecek halim yok. Yaşlanıyorum galiba ben. Kahveyi hızla içip fincanı lavabonun yanına koydum. “Ne bu acele? Nereye yetişeceksin?” Zamana ayak uydurmam lazım Aysel! Baksana, makinelerden şikâyet ediyorum, yeniliklere çamur atıyorum. Peh! Ne oldum ben böyle? “Ay dur, şu çöpü de vereyim bari.” Elime çöp dolu bir market poşeti tutturdu. “Dikkat et bak.” Yanağından öptüm. Hızla dışarı çıkıp alt sokaktaki telefoncu Semih’in yanına indim. “Semih, beni aydınlat oğlum!” Yüzüme tuhaf bir bakış attı. Daha yirmi iki yaşındaydı. Okumamıştı. Sanayiye çalışsın diye verilmiş, ustasından yediği onca dayaktan sonra koşarak oradan kaçmıştı. Şimdi de biriktirdiği parayla bu dükkânı açmış, arka tarafa attığı döşekte yatıyordu. “Na… nasıl yani abi?” Köşedeki kırmızı kumaş kaplı demir sandalyeye çöktüm. Hepsini anlat bana, her şeyi! Telefonları anlat, şu sosyal medyayı bana iyice öğret. Demek ki öğrenememişim tam. “Tamam abi, çay söyleyeyim mi?” Söyle, fazladan şeker de söyle ama. Yetmiyor bana biliyorsun. Yok, pardon. Sen bilmezsin, Aysel bilir. Aysel her şeyi bilir. Hayatımın bir parçası olmaktan çok, hayatım oldu.

Hakkında bertugguc

2 yorum

  1. Serkan Mert Kaptan

    Yazınızı çok beğendim. Emeğinize sağlık!

  2. İç sesle olan münakaşayı sevdim, tebrikler.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*