Eski Yılın Anlattıkları
Edebiyat dersinde hocam, mitoloji için “takipçisi kalmamış din” diye bir tanımlama yapmıştı. 2023 yılında Van’da bir sinema salonunda izlediğim Oppenheimer’ın metaforik alt yapısı Yunan mitolojisindeki Titan Prometheus’u ile kurgulanmıştı. Filmde modern çağın Prometheus’u Oppenheimer’ın yarattığı atom bombası ile ateş arasındaki benzerlik, daha filmin açılış sahnesinde zihni de düşünceleri de yakan “Prometheus, Tanrı’dan ateşi çalmış, insana vermiş ve bundan dolayı bir kayaya zincirlenmiş ve sonsuza dek işkence görmüş.” sözüyle başlar. Mitolojinin yer almadığı hiçbir düşünce yok, hiçbir eser yok; esasında modern bilimden önce insan içindekini anlatmak için hep bir şeylere tutunmak zorunda kalmış ve bu tutunduklarının en görkemlisi, en uzun sürelisi belki mitoloji. Yunan, Roma mitolojilerine aşinayız, peki Türk mitolojisi?
Homeros’un muazzam nitelikteki İlyada ve Odysseia’sı hepimizin en çok bildiği, peki ya Dede Korkut Destanı? Türk Mitolojisi’nin deyimi yerindeyse fihristini çıkartan Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in iki ciltlik eserini ne kadar biliyoruz? Kurgu, insanın zihnini başka yerlere götürme kabiliyetine sahip büyülü bir orman. O büyülü ormanın inşası da kolay olmuyor. İyi bir kurgu, esasında iyi bir alt yapıyı, o alt yapıyı oluşturan sağlam kültürel kökleri gerektiriyor. Öyle olmasa Salur Kazan, öldürdüğü yedi başlı ejderha ile bugüne gelemezdi. Deli Dumrul geçenden 33 geçmeyenden 35 akçe aldığı o köprüde, yiğit olanı karşısına çıksın diye beklemezdi bugüne. Kurgu, geçmiş ile geleceği birbirine bağlayan köprü. Her biri ayrı bir tohum ekiyor toprağa. Toprak neresi? İnsan beyni, gönlü, yüreği… Kimi “yiğitlik, vatan sevgisi, kahramanlık”, kimi “sevgi, saygı, merhamet” anlatıyor… Akıl, gönül ve yürek ile birleştirilen saf bilgi ekliyor bu şekilde. Kurgu, bu üçünü besleyen gıda. Henüz kelimenin olmadığı, “sessiz zamanların sesi” mitoloji ise “gizleyerek anlatma”.
Anlatmak… Anlattıkça, anlattığını yeniden işlemek, demiri döven ustanın yaptığı gibi… Anlattığına zamanın elbisesini giydirmek. “Suların Sultanı” onca acısı, kederi, gam yüküyle anlatırken, “Ne anlatayım durultacak, dinlendirecek? Ne anlatayım? Benim sözüm sakin mi? Ruhum sağlam mı? Dilim dingin mi? Ben zelzeleyim… Zelzeleyi bildin mi Neneanne? Kör Saime’nin dilinde dönen, sana gelen, seni tutan, nereye gideceğini bilemediğin arzyutanı…” diye isyan etmişti başta. Sonra acısını, katran karasını, karanlığını, canından can koparanı bir suyun kenarında yine bir suyun hikayesiyle anlatmıştı: “Günle gecenin eş olduğu, eskiden de eski zamanda Suların Sultanı yaşardı. Nerede olacak? Bir koca dağın üstünde. Tüm tatlı suları ak pak tutardı. Sonra bir gün baktı ki yer yaratılmış, insan türemiş, kuş türemiş. O zaman sularını yüce dağdan koyuvermiş içsinler diye. Sular kardeş olduğunu hiç unutmamış…”
“Suların Sultanı” olamayız elbet. İçinden su geçen bir şehirde yaşarken yeni bir senenin başlarında, son altı aydan ve öncesinden, anlatılacakları listelemek gerek. Bu yıl için anlatılacak ne çok şey var… Yıllık panorama listesi belki uzun olacak ama anlatının şahı mitolojiyle başlayıp, “Suların Sultanı”na selam verip, özetlemek gerekti. Buyrunuz…
Kar, kış, kıyametin olduğu bir şehirde bir kardeş ocağında başlamıştı bu senenin başı, sonu ise soğuğu memleketi aratmayan ancak hem kardeş ocağına hem vatan toprağına binlerce kilometre uzakta bir şehirde noktalandı.
Sahne tozunu yuttukça, sahneye bağlandığımız, bağlandıkça da etraftaki herkesle sınandığımız zamanlardı yılın üçüncü ayı. Bir “Ocak” tüttürdük, karlar ülkesinin ücrasında. O “Ocak”ın Safiye’si olmak, hem iyileştirdi hem yaraladı.
İlk defa bu kadar çok insan silindi defterden. İnsanları tanımak için zaman lazım diyorlar, ama o zamanın sadece bir “an”dan ibaret olduğunu hiç söylemiyorlar. Şanslıysanız o an hemen geliyor, kendini belli ediyor insan. Değilseniz, biraz zaman alıyor. Ama her şey o “an”da belli oluyor.
İnsanların ikiyüzlülüğü, sahtekarlığı, riyakarlığı, yüzsüzlüğü, edepsizliği, haysiyetsizliği… Önceleri sadece romanlarda okuduğum bu kelimeler ve bu kelimelerle vücut bulan karakterler, gerçek yüzleri ile temaşa ettiler bu yıl. Her birine uyan tipler vardı. Her birine teşekkürüm var; olmasaydınız, “ben” olamazdım.
Kurduğum son güzel sofra, yine öğrencilerimle ve yine bir ramazan bereketiydi. Sanırım yaptığım fırın sütlaç, ramazan bereketiyle daha bir güzeldi. Geçen yılın ramazanı ile bu yılın ramazanı arasında bir okyanus, en az beş ülke sınırı ve 9 saat fark var.
On bir aydır beklenen ve Mart ortasında gelen haber, okyanusun öbür yanına geçiş belgesiydi. Yeni bir zamanın, mekanın, insanın, dilin kapısını aralayan. Bir çeşit boyut kapısı.
Safiye ile tanışmak, onu yaratmak, onun sevdiklerini sevmek, onun hisleriyle hislenmek bu yılın en büyük kazançlarındandı. Ona ağladığım her parçada iyileştim, onun her göz yaşında büyüdüm.
Ondörthaziranikibinyirmibeş. Bunca yıllık hayatımda, alabileceğim en güzel unvanı aldım ustamdan. Bir “Hayâlî” olmak için, bu yolda hayal ettiğimi bir gün gerçekleştirebilmek için.
En ilginç yaz dönemiydi. Projeler, işler güçler arasında dokuz günlük West End sahneleri ile şereflendik. Mathilda ve The Great Gatsby, bize “şerefyab olduk” diyenlerdi.
Aile ile geçirilen en uzun geceler ve en uzun gündüzlerdi bu yılın bir diğer hediyesi. Yeşil ile mavinin bir olup, gün batışına ve gün doğuşuna ayinler düzenlediği zamanlar.
Bir okyanus geçip, içinden nehir geçen bir şehre konduğum zaman. Ben boyut kapısından geçmek olarak tabir ediyorum bu zamanları. Kendine ait “sessizliği” barındıran. Zamanla o sessizliğe alışıp, sonrasında o sessizliğin içinde de sesler duymaya başladığım zamanlar.
The Nutcracker ve A Christmas Carol’un en iyi gösterimlerine şahit olduğum The Guthrie Theatre ve Orpheum Theatre, bu senenin en çok ziyaret ettiğim yerleri olabilir.
Bu yıl için eski gibi görünen ama aslında hiç eskimeyen, uzakta kaldığımdan mı bilinmez, geleceği inşa etmem için bana güç veren ses: Selda Bağcan-Ayrılık. Dağ-2 filminde Kurmay Yarbay Veysel Gökmusa’nın göğsündeki ay-yıldızı görüp de komutana sarılan o Türkmen kızın olduğu kliple izlenmeli. Önce filmi de izleyebilirsiniz, fark etmez. Klibi izleyince tekrar filme dönüyorsunuz çünkü.
Bu yılın kitabı, Ziya Gökalp’in mektupları. Limni ve Malta’dan çok sevdiği vatanına, ailesine yazdığı mektuplar. Külliyatını okuyacağım dönünce, ancak gurbette okunacak en iyi şeyin mektup olduğu söylenir, öyleymiş gerçekten. Geçmişte ailesine yazdığı mektuplar, bilse ki o karanlığı yeniden yaşayan bir nesle ulaştı, acaba ne hissederdi? Gönlü, yüreği, dili ne söylerdi?
Bu yılın nostalji köşesinde yeniden izleneni “Deli Yürek”. “Nasıl insan yetiştirmeliyiz” sorusunu sorarak izlenmeli baş rol. Baş roldeki kişi, iyi bir oyunculuk sergilemiyor, o ayrı; ama sosyolojik inceleme, mahalle kültürü ve insan tipleri üzerinden yapılmalı. Ayrıca Osman Sınav çok haklı, “bu mafya dizisi değil” demiş zamanında. Mafya dizisi nasıl olur sorusuna cevap vermek için de Kurtlar Vadisi’ni çekmiş.
İzlenen güncel içeriklerden bir kuple sunalım dersek, “A Man on the Inside” ya da “The Night Agent”. İlki tatlı tatlı neşelendiren, ikincisi heyecanla peşinden sürükleyen.
Sincapların yol ettiği ağaçlar, şehrin ortasından geçen nehrin kenarı, -30 derece soğuk, o soğukta doğan günün bağışladığı kırmızılar, turuncular, morlara karışmış beyazlar; buradaki akışın acıyı bal eyleyen parçaları.
***
Bir beklenenle bitireyim istiyorum bu yazıyı. Alper Çağlar’ın “İlk Göktürk”ü, 2026 için beklenen anlatı. Merak edilen, beklentiyi her zaman karşılamaz derler ama ilk tanıtımda gördüklerimiz, bizim için yeterli. Türk mitolojisinin bunca emekle harmanlandığı böyle bir eseri beklemek, bizim için ibadet.
Yazarın (filhakikas) diğer yazılarına da göz atabilirsiniz.
KorsanEdebiyat’ı instagram üzerinden de takip edebilirsiniz.
Haftalık bültenimize ücretsiz abone olup gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.
– Eski Yılın Anlattıkları

