Saç Tıraşı
Onu tanıdığımda saçları kısacıktı. “Saç tıraşın güzelmiş, nerde kestirdin?” diye sorduğumda dakikalar boyunca kahkahalarla gülmüştü. Gülmesi bittiğinde aniden ciddileşerek “Bir dahakine senin berberine giderim.” demişti. Kısa saç ona çok yakışıyordu hiçbir kadına yakışmadığı kadar. Bal rengi koca gözlerini daha çok belirginleştiriyor, çıkık elmacık kemiklerini daha güzelleştiriyordu. O ise tüm bu güzelliğine rağmen bir türlü beğenmiyordu kendini. Sürekli saçlarıyla oynaması bunun baş göstergesiydi. Türlü saç modellerini, en çılgın renkleri bile deniyor ama bir türlü aradığını bulamıyordu. Hatta bir keresinde maviye boyamıştı saçlarını. Tam babasının ölüm haberini aldığı akşam. Cenazeye o şekilde gittiğinde küçük çaplı bir kıyamet kopmuştu. Zaten o günden sonra annesiyle aralarında olan o minicik bağ da kopmuştu. Onun ise tüm bunları umursadığı yoktu.
“Canım çok yanıyor” demişti ilk defa o akşam. İlk defa o kadar yakındık birbirimize. Diz dize oturuyorduk. Benim evin terasında elimizde teneke kutuda biralar, akşam güneşini izliyorduk. Başını omzuma hafifçe koydu ve “Canım çok yanıyor” diye fısıldadı usulca. Yanağı hafifçe yanağıma değdi. Yumuşacıktı, ipek gibi pürüzsüz. Birden geri çekildi, ciddileşti, suratına kızgın bir ifade geldi. Onun bana yaptıklarını yüzüne haykıramadan, bağıramadan, yüzleşemedin gitti. Artık çok geç!
O gece onu son görüşümdü. Kayıplara karıştı, onu gören olmadı bir daha. Oysa ben arkadaşlığımızın nihayet aşka evrileceğinden o kadar emindim ki gidişinin ardından uzun süre toparlanamadım. Onun gibi saçlarımı kısacık kestirdim ama işe yaramadı. Kendimi yollara vurdum unutmak için belki daha çok ona yolun bir yerinde rastlarım umuduyla. Nafile bir çabaydı benimkisi. Ona rastlamadım. Yolculuğum sona erdi, mecburen eve döndüm ve bana çoktan biçilen hayat rolünü oynamaya soyundum. Annemin benim için uygun gördüğü kızla evlendim, işe girdim, kızım oldu, ev aldım, araba aldım, her yaz tatile gittik. Sıradan bir hayata sıkışıp kaldım. Onun geride bıraktığı boşluk ise hiç dolmadı. Bir gün hiç beklemediğim bir anda onu karşımda gördüm.
Sahildeki çay bahçesindeyiz. Tam karşımda oturmuş önündeki çay bardağıyla oynuyor. Çayı içmiyor bir türlü. Dudağına götürüp geri çekiyor. Çok mu sıcak diye soruyorum, duymuyor, anlamsızca bakıyor yüzüme. Hiç değişmemiş güzel suratı. Bal gözleri hâlâ çok güzel. Saçları ilk tanıştığımdaki gibi kısacık. Tek tük beyazlar var ama çok belirgin değil henüz. Susuyoruz, oysa benim anlatacak çok hikayem var onun yokluğunda.
“Hiç değişmemişsin,” diyor bana. Çay bardağını yine ağzına götürüyor ama içmiyor.
“Sen de” diye karşılık veriyorum. Gülüyor ama buruk bir gülümseme bu.
“Yok ben çok değiştim,”
“Neden geldin yıllar sonra,” tam da seni unutmuşken, kendime yeni bir hayat kurmuş, mutlu olduğum hayaline kapılmışken. Tabi ona bunları söyleyemiyorum.
“Bilmiyorum,” bir süre susuyor. Kafasında neleri söyleyeceğini, neleri ise anlatmaması gerektiğini tasarlıyor. Gözlerinde görüyorum endişesini. Oysa benden saklanmasına gerek yok. Ben aynı benim.
“Hiçbir yerde tutunamadım. Bir yer bulurum köklenirim sandım ama olmadı. Hayat benim gibilere adil davranmıyor. Çok sürüklendim, kendimi kaybettim,” derin bir ah çekiyor sonra, içindeki tüm kederi boşaltmak istercesine. Konuştuklarından ziyade sustukları daha çok anlam barındırıyor, hikayesini anlatıyor. Susuyoruz. İyi ya diyorum içimden, madem geldin şimdi ben de kayıbım zaten! İkimiz bir olalım, önce seni sonra beni arayalım.
“Evlenmişsin hatta bir oğlun varmış,”
“Kızım. Yedi yaşında. Adı da,” söylüyorum. Şaşırmıyor ama yüzünden hafif bir bulut geçiyor. Onun adını verdim kızıma. Karımın haberi yok. Ben olsun dedim kabul etti. Ne dersem evet der zaten. Tartışmaz, kavga etmez, inat etmez. Kendi halinde, elindekilerle mutludur.
“Ben hiç evlenmedim. Kıyısından döndüm bir sefer ama çok zor,”
“Zor evet. Hangisi kolay ki? Yalnızlık kolay mı?”
“Değil. Ben tek kişilik yalnızlığımı iki kişilik yalnızlığa tercih ederim,” haklı. Üstüne söyleyecek lafım yok. Susuyorum.
Tekrar konuşmaya başladığımda planlarını soruyorum. Burada kalacak mı, en çok onu merak ediyorum. Annesinin evini boşaltmaya gelmiş. Geçen yıl öldüğünden beri evine giren olmamış. Bir süre buradaymış. Kalmayı düşünmüyormuş. Ev işini halledeyim sonrası yine yollar dedi. Avunacak başka bir kucak, yerleşecek başka bir diyar bulana kadar gezmeye devam dedi. Hesabı ödedim kalktık.
Giderken beni usulca yanağımdan öptü ve kulağıma fısıldadı. “Sen hep iyi adamsın be hep iyi adamdın,” ve gitti sonra. Bense söyleyemediklerimle bakakaldım arkasından bir süre daha…
Yazarın (Zeyno) diğer yazılarına da göz atabilirsiniz.
Korsan Edebiyat’ı instagram üzerinden de takip edebilirsiniz.
Haftalık bültenimize ücretsiz abone olup gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.
– Saç Tıraşı

