Son Haberler
Anasayfa » antropolog » Ruh, İkili İlişkiler, Yalnızlık Kavramları Üzerine Akıl Yürütmeler
Ruh, İkili İlişkiler, Yalnızlık Kavramları

Ruh, İkili İlişkiler, Yalnızlık Kavramları Üzerine Akıl Yürütmeler

“Ruh nereden geldi, nereye gidecek?”, “Tek başına olmak, yalnız olmak mıdır?”, “Değişime karşı nasıl bir tutum sergilemeliyiz?”… Bu soruları kendi kendime çok fazla sordum, çok fazla cevapladım. Üstüne yazmanın zamanının geldiğini düşünüyorum.

Ruh

“Ruh nereden geldi?” sorusuna henüz bir cevap bulamadım. Fiziksel bir eylem sonucu dünyaya geldik. Bu fiziksel öncül söz konusuyken, soyut bir kavram olan ruhu nereye yerleştirmeliyiz? Ruh da yumurta ve spermin buluşmasıyla mı ortaya çıktı?

Birbirine geçecek iki parça düşünün. Bu iki parça ayrı ayrı bir işe yaramaz. Bir işlevleri, bir özellikleri yoktur. Ancak bir araya geldiklerinde, bir iş yaparlar. Eylem gücüne sahip olurlar. Ruh da böyle mi ortaya çıkıyor? Sperm ve yumurtanın buluşmasıyla, iki ayrı parçanın iç içe geçmesiyle…

Yoksa biraz daha bedenden ve fizikten, somutluktan kopmamız mı gerek? Birinden nefret ettiğinizi düşünün. Nefret, soyuttur. Eyleme dökülebilir, ancak soyuttur. Ama şunu unutmayalım ki, soyut nefretin ardındaki hikâyeye bakarsanız somut şeyler görürsünüz. Belki hakaret, belki fiziksel zarar, belki yalanlar, belki ihanet. Eylem zihne kazınır ve somut eylem, zihinde ve ruhtaki soyut nefret halini alır. Aynısı sevgi için de geçerli. Bahsettiğim ilk görüşte aşk değil, ilk görüşte aşkı basit bulurum. Birini görüp âşık olmayı her zaman fazlasıyla eksik bulmuşumdur. Biriyle vakit geçirmeden, müzik dinlemeden, okuduğu kitapları tanımadan, ona film önermeden ondan nasıl hoşlanabilirsiniz? Birinden hoşlanmadan, tanımaya başlamadan onu nasıl sevebilir, nasıl âşık olabilirsiniz? Başarabiliyorsanız, tebrik ederim. Mutluluğa giden kestirme yolu bulmuşsunuz. Bir insanı sevebilmem için tanımam gerek, ilk görüşte aşkı eksik ve basit buluyorum.

Dönelim ruha. Ruhun nereden geldiği konusunda kafam çok karışık. Bir şey düşünüyorum, sonra onu çürütüyorum. Sonra çürüttüğüm düşünceyi bir başka düşünceyle çürütüyorum. Ruh nereden geldi? Daha da geriye gidersek, ruh var mıdır? Olayı felsefi boyuta çekmeden geçmek istiyorum bu konuyu, ruh nereden geldi konusunda basit bir beyin fırtınası yeterli olmuştur umarım. Benim asıl endişem, ruh nereye gidecek?

Var olmadan önce ruhumun bilincinde değildim. Dolayısıyla var olmadan önce ruhum neredeydi, ne yapıyordu, var mıydı, pek ilgilenmiyorum. Daha doğrusu, ben öldükten sonra ne olacağıyla ilgilendiğim kadar ilgilenmiyorum. Şüphesiz ki, bu yazıyı okuyanlarla birlikte bir şekilde öleceğim. Hepinizin arzu ettiği biçimde ölmesini arzu ederim. Kimi sevdiklerine son sözlerini söylemek ister, kimi gözyaşlarından uzak, uykusunda ölmek… Hepimiz o anı düşünmüş, kafamızda kurmuşuzdur. Hayatlarınızı arzu ettiğiniz şekilde yaşayıp arzu ettiğiniz şekilde bitirebilirsiniz umarım. Tekrardan ruha dönelim. Ruh nereye gidecek? Bir ön kabul alalım ve gideceği bir yerin olduğundan bahsedelim. Peki, gideceği bir yer varsa, geldiği bir yer de yok mudur? Hangimiz yolun ortasından başlayabiliriz ki? Başlasak dahi, daima dönülebilecek bir başlangıç vardır. Olmalı, mantıken olmak zorunda. Bunu aşalım ve gideceği yere dönelim. Bu konuda ben televizyonlardan yararlanmak istiyorum: Televizyon büyüleyicidir. Sizi propagandalar ile doldurabilir, duygusal görüntülerle avlayabilir, isterse manipüle edebilir, basın aracılığıyla yönlendirebilir yahut eğlendirebilir. Televizyonun gücünü hafife almamak gerek, hangimiz aynı anda milyonlarca eve girme kudretine sahibiz? Televizyondaki görüntünün bir kaynağı vardır. Çekim yapılan yerde olan biteni, tamamen bağlantısız mekanlar olan evlerimizde izleyebiliyoruz. Görüntünün bir kaynağı var, aynı görüntü başka bir “bedende” sergileniyor. Peki televizyon kapanınca ne olur? Görüntü kaynakta var olmaya devam eder. Sizin televizyonunuzu kapatmanız, görüntüyü yok etmez. Görüntü sadece sizin için kaybolur. Hatta biraz ileri gidelim, ekrandaki yansıma, kaynağa geri döner. Ben ruhun da böyle bir yere gideceğine inanıyorum. Vaktimiz dolduğunda, televizyon kapanacak. Ve görüntü kaynağa geri dönecek.

Umarım dönülecek bir kaynak vardır ve daha güzel bir yerde, daha güzel şartlar altında buluşuruz.

İkili İlişkiler

Bence ikili ilişkilerde düşülen en büyük hata, tek bir kişi olmaya çalışmak.

Birinden hoşlanıyorsunuz. Tanışıyorsunuz. Her geçen saat yeni şeyler keşfediyorsunuz, yaşadığınız heyecan en sevdiğiniz filmi ilk kez izlemek gibi… Her geçen gün daha özel hissediyor, daha özel hissediyorsunuz. Gecenin bir vakti sohbet ediyor, oyunlar oynuyorsunuz. Zaman geçtikçe hoşlanma durumunuz sevgiye dönüşüyor ve duygularınız karşılıklıysa özel bir ilişkiye başlıyorsunuz. Buraya kadar harika. Bir insanı tanımak, ondan hoşlandıysanız bunu ona söylemek ve şanslıysanız sevmek, sevilmek güzeldir. O ana kadar bir insanı tanıdınız ve o insandan hoşlandınız. Şimdi hataya bakalım: Bu andan sonra sırf bir ilişkiniz var diye her şeyi birlikte yapmaya başlarsanız, dönüşürsünüz. Sevdiğiniz insanı dönüştürmek, sevdiğiniz insana ihanettir. Çünkü ondan hoşlanmaya başladığınızda, farklıydı. Kendisiydi. Kendi zevkleri, kendi ilgi alanları vardı. Onu yanınızda sürüklediniz, o sizi yanınızda sürükledi ve dönüşüm başladı. Bir sabah kalktınız ve hamam böceği olarak uyandınız. Nerede yanlış yaptık? Sevdiğiniz insanla harika bir gece geçirdikten sonra ertesi günü kendisine ayırmasına izin vermediğinizde en büyük hatayı yaptınız.

İkili ilişkilerde birbirinize sahip olmaktan ziyade, birbirini mutlu eden insanlar olun.
Hayatlarınızı kısıtlamayın, tam tersi özgür sevginin peşinde olun.
Yıpranmayın. Yıpratmayın.
Bazı şeyler tükendikten sonra geri dönüşü olmuyor.

Yalnızlık

Şununla başlayalım: Tek başına olmanız, yalnız olduğunuz anlamına gelmez.

Hiç yalnız bir insanla tanıştınız mı? Bir evsizle? Borçları yüzünden terk edilmiş, iş hanındaki onlarca yıllık dükkanını kapatmış, çocuklarını göremeyen biriyle? Tek başına kaçıp gelen bir mülteciyle? Tanışın. Tanışın ve biraz sohbet edin. Yalnız olmadığınızın farkına varacaksınız.

Odanızın kapısını kapattınız ve yatağınızda canınız sıkkın, yalnız olduğunuzu düşünüyorsunuz. Belki reddedildiniz, belki arkadaşınızla kavga ettiniz, belki de ailenizle kavga ettiniz. Yalnız değilsiniz. Aileniz kapının ardında, arkadaşlarınız telefonun ucunda. Bir şeyin eksikliği, sizi tamamen yalnız yapmaz. O an tek başına olmanız veya sıklıkla tek başına vakit geçirmeniz, sizi yalnız yapmaz. Telefon açabileceğiniz insanlar varsa, akşam eve gittiğinizde ailenizle birlikte vakit geçiriyorsanız, yalnız değilsinizdir.

Yarın ne olacağını bilmeyen, kelimenin tam anlamıyla belirsizliğin içinde yaşayan yalnız insanlar tanıdım. Borç içinde, savaştan kaçan, ailesini kaybeden insanlardı bunlar. Kimseleri yoktu. Travmalar ve hayatın akışı onları yalnız hale getirmişti. Yalnızım diyen çoğu insan, bu kelimeyi birinin gözlerinin içine bakarak söyler. Birinin gözlerinin içine bakarak yalnızım demeyin. Yalnız değilsiniz, sadece hayal kırıklığına uğradınız. Bir şekilde kırıldınız ve eksik hissediyorsunuz. Ancak yalnız değilsiniz.

Hepsi bu kadar, kısa bir şiirle veda edelim:

Hayatın anlamı diye bir şey yoktur,
Herkes farklı hayatlar yaşar.
Farklı hayatlar,
Farklı pişmanlıklar, farklı senaryolar ve bugünlerde,
Farklı heyecanlar…
Oyunlar ve sohbet sarmalları,
Ne kadar da güzelsiniz,
Yıpratmadan sevip,
Yormadan ilgileniyorsunuz.
Mutlu olmayı bu kadar basit kıldığın için teşekkürler,
Bunu bir yerde öğrenmiş olmalısın,
Büyü yapıyor olmalısın.
Bugünlerde bazı hisler,
VY Canis Majoris kadar parlak.

Hakkında antropolog

antropolog
15 Mart 1995, Ankara. Beytepe İlköğretim Okulu, Karakusunlar İ.M.K.B. Anadolu Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji Bölümü. https://twitter.com/saykodelikdesik https://www.facebook.com/batuhanezgu95

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*