Muhayyelât
Ne güzel bir gün değil mi?
Her sabah “günaydın” diyorum kendi kendime. “Yer çekimi” diyorum sonra aynanın karşısına geçip. Her insana etkisi farklı olsa da sonuç hep aynı. Hayat yoruyor insanı, anılar yaşıyor hayallerimde. Sallanan sandalyem zaman tünelinde (bir ileri bir geri) …
Kırılgan kırıklarını sarıyor kollarım.
Ilık rüzgarların, ağaç yapraklarını uyutmak için söylediği şarkılar geliyor kulağıma. Sonrasında dalgalar, sahilde kum tanelerini uyutuyor huzur akşamlarında. Gözlerim ufukta beklerken seni, omuzuma değsin istiyorum bir dostun eli. Yalnızlığın kader olmadığı bir dünyayı özlüyorum. Dudaklarımdan dökülen küfürler acımı hafifletir zannediyorum. Yanılgılarıma karışıyor hayal kırıklıklarım. Yani seni hala özlüyorum hala çok seviyorum…
Aklım zaman tünelinden çıkmıyor.
Yıllar önce ayrıldığım, doğup büyüdüğüm İç Anadolu’da bir kasabada arıyorum çocukluğumu. Nereden geldiğimi, nereye gittiğimi düşünüyorum. Tanıdık bir yüz arıyorum. Akşamcıların doldurduğu kasaba meyhanelerinden birine giriyorum. Her masaya en az bir kahramanın düştüğü, bütün dünyanın derdini çektiklerini zanneden insanların zaman kavramlarından çok uzakta bir yere oturup seyrediyorum. “Senin derdin dert midir benim derdim yanında” Müslüm babadan şarkılar çalıyor arka planda. Herkesin defalarca dinlediği ve ezberlediği bu sözler onları kesmemiş olacak ki hep daha acısını anlatıyorlar birbirlerine. Manzarayı seyredip kendi derdimi unutuyorum ya da öyle zannediyorum. Sahi neden geldim ben şimdi buralara? Aklım oyun oynuyor benimle besbelli.
Bazen konuşmaktan çok sessizce ağlamak daha iyi geliyor ruhuma. Sözlerin kifayetsiz kaldığı anlarda suskunluk daha çok şey anlatır ya istemeden. Anlarsın, diyeceğim ama nereden bileceksin ki benim çektiğimi çekmeden…Oturduğum yerde içim geçiyor, tekrar dalıyorum; daracık dünyama, hayallerime ve keşkelerime…
Eski zamanlardan bir türkü geliyor şimdi kulağıma. Eski bir plak çalıyor, cızırtılarından anladığım kadarı ile. Sakinleştirici ilaçlarımın bitkisel formülünü bulmuş gibi hissediyorum. Dalıp gidiyorum sallanan sandalyemde yine çok uzaklara… Özgürlüğümü ilan ettiğim yıllara. İzmir’in sarhoş akşamlarını özlüyorum. İçimdeki sevinç, gökteki yıldızları cilalıyor. Yaşama sevincim yere göğe sığamıyor. “Ne güzelsin sen İzmir” diyorum ve susuyorum…
“İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı”
Gözlerimi açmayı hiç düşünmüyorum. Gençliğimin geçtiği caddelerde, ayağım yere basmadan yürüyorum. Ne çok arkadaşım vardı eskiden. Şimdi bu yalnızlık neden? Her biri başka şehirde geçim telaşı. Kimi bize erken veda etti istemeden. Açmıyorum gözlerimi, mutlu olduğum o günlere dönüp o anları tekrar tekrar yaşamak istiyorum. Sonra sevdiğim kızın elinden tutuyorum. Sahilde yürürken rüzgâr saçlarını havalandırıyor. Göz ucuyla süzüyorum gözlerini, gözleri hayata gülüyor. Kim bilir içinden ne hayaller kuruyor. “Saçları simsiyahtı emmioğlu” “Selvi boylu al yazmalıydı.” Onu seyrederken kalbimde onu anlatan melodiler çalıyor. Bu İstanbul, bu gençlik, bu güzellik; sanki aklımı alıyor…
Sevda yüklü kervanları peşinde bırakıp koltuğunda sızmış bir ihtiyar gerçeklere uyanıyor.
Bu hayaller olmasaydı ne yapardım bilmiyorum. Zaman nasıl geçer? Neye sığınırım? Sıkılıyorum. Bir teselli arıyor yorgun yüreğim. Ne zaman geri geliyor; nede sen. Sana hiç kızgınlığım yok. Seni de anlıyorum. Hayalini de senin kadar çok seviyorum.
Dışarıda yağan yağmurun çıkardığı ses o kadar tatlı geliyor ki kulağıma. Bahar yağmuru işte hemen geçiyor. Arkasından açan güneş; kirlenmiş, kararmış anılarımı alıp gidiyor. Her sabah dinlediğim kuşlar hep aynı şarkıyı söylüyor. Doğanın döngüsü bize o kadar çok şey anlatıyor ki (anlarsan)…
Bütün hayatların yarım kalmış bir hikayesi var elbette.
Nerede ve ne zaman son bulacağını bilmediğimiz ömür; geçen her günün bir kazanç olduğunun farkındalığı ile geçip gidiyor. Tüten her baca; aynı hızla yaşlandığımız insanların sığındığı evlerde, her biri farklı hayatların öykülerini barındırıyor. Etki alanımızın dışında yaşamış ve yaşayan canlılardan habersizce kurulmuş bu düzenin çarkında dönüp duruyoruz işte.
Artık hiçbir şeyi değiştirmeye gücünün olmadığını kabullenmek kolay mı?
Tüm bu gelgitleri yaşarken birden kapıdan içeri bir hemşire giriyor. “İlaç zamanı” diye sesleniyor tüm şirinliğini göstererek. Horozlu şeker tadındaki ağzım bir anda iğrenç ilaç kokusuyla bozuluyor. Evimde değil de bir huzur evinde yaşadığım gerçeğini suratıma çarpar gibi kuralları hatırlatıyor sonrasında. Bir an önce gitse de hayallerime geri dönsem diye düşünüyorum. Hiçbir şey söylemeden sadece bekliyorum. Sonra ne konuştuğunu bile dinlemeden boş boş bakıyorum boş duvarlara…
Yazılarınızı korsanedebiyati@gmail.com‘a gönderebilirsiniz.
Korsan Edebiyat’ı instagram üzerinden de takip edebilirsiniz.
Haftalık bültenimize ücretsiz abone olup gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.
– Muhayyelât

