Mor
Mor dağların ardında kalan şeylerin, insanın olmadık arzularına yenildiği bir hikâye gibi bir anlamı var benim için… Belki de anlamsız bir cümleden ibaret! Anlamını yitirmiş olma ihtimali ise iç burkar… Öyle ya bir şeyin zamanla yıpranıp aşınması, değişmesi, başkalaşması; ama tüm bunlar olurken değerinin azalması çok kederlidir. O yüzdendir ya “antika” kelimesi çıkmış ortaya… Eskiyen şeylerin anlamını yitirirken değerinin artması sağlanmış. Bir nevi dengesi bulunmuş silinip giden tarihin… O yüzden silinmemiş. Sergilemelere doyulamaz şeylere dönüşmüş. Sergilenen şeyleri hayranlıkla izlemek, sergileyenler için gurur kaynağı olmuş… “Bilmem kaç yıllık mazisi var şu gözlüğün”, “bunun bir eşini şu artist o meşhur filminde kullanıyordu”, “Bu plaktan tüm dünyada kala kala 20-30 tane kaldı”… Yaşamadığımız geçmişin peşinde bir hikâye yaratmak…
Mor dağların ardında, anlamını yitirmiş her şeyin unutulduğu bir köy var mıdır? Çünkü aklımdakileri toplayıp kimsesizler mezarlığına gömmekten başka yapacak bir şeyim yok! Aklımdakileri kussam çığ gibi yıkıp geçecek beni sevenleri… İnsan sever mi, yoksa sevdiğine mi inanır ya da sevmek zorunda mıdır? Bilmiyorum… Bilmek istemiyorum… Şiirsiz kaldım… Şiirsiz kaldım… Benliğime bir şiirin eksik mısrası takıldı. Öksürmek fayda etmiyor… Tıkansam rahatlayacağım, onu bile beceremiyorum. Cebelleşiyorum, biliyorum ki bir küfür gibi haykıracağım o mısrayı… Biliyorum küfürler de çarem olmuyor artık, bir şiir yakmalıyım!
Bir öykü yazmalıyım… Deniz kokusu bariz bir şekilde insanın genzini yakmalı… Usul usul uzaklaşan sandalları görmeliyiz tam orta kısımlarda… Sonra bir köpek tüm sevecenliğiyle kumsalda sağa sola koşturmalı ve ardından bir hışımla denize dalmalı… Onu gören çocuklar durur mu, hemen köpeğin ardından denize dalmalı… Bir kadın özenle krem sürdüğü vücudunu güneşin yakıcılığına emanet etmeli… Bir delikanlı; yüzünde maske, ağzında şnorkel ve ayaklarındaki paletlerin yardımıyla denizin derinliklerinde başka bir dünyanın varlığına tanıklık etmeli… O sırada büyük balık; iskelede heyecanla oltanın ucuna takılmış balığı çekmekte olan adamla aynı kaderi yaşayıp kovaladığı küçük balığı kaçırmalı… Hayatın ince ayrıntılarını bir çemberin içine toparlayınca, bir bakışta keyifli bir şey gibi geliyor… Oysa hiçbir öykü bu kadar masum olamaz… Yazar iyiye dair umutlarını, ince bir ruhla kaleme alır. Kötüyü görmek istemez… Çünkü her gün, her saat gördüğü kötüden ancak bu şekilde uzaklaşabilir… Onun varlığını kendi yarattığı şeyin içine koymadığı zaman o artık yoktur… Bu hiçbir şeyi düzeltmez. Hiçbir şeyi değiştirmez. Bu hiçbir işe yaramaz… Sadece kısa bir an görünmez buzdan bir duvar oluşur… Ancak önünde sonunda o buz eriyecek ve gerçek gün gibi karşımıza dikilecek… Ne yazık ki bir öykü yazmamalıyım… Bir öykü yakmalı ve bir gerçeği haykırmalıyım…
Önce su düştü yere, sonra bardak döküldü, yer kırıldı, gök de delinecekti ancak döneklik etti… Şarampole yuvarlanan ilk hikâye olmadığın gibi sonuncusu da sen olmayacaksın! Herkes çok haklıydı. Herkes çok tatlıydı da bir yandan, içinde gizlediği zehri vücuduna neşretmek için zamanını bekliyordu. Ölmeyi pek düşünmemiştim. Ölmeyi pek düşünmeyen diğer insanlar gibi yaşamım, şükürler imparatorluğunda da geçmemişti… Görmezden gelemediklerim, gözlerimi bozduğundan beridir kana kana susuyorum… Gerçek bir huzurun varlığına da inanmıyorum artık!
Mor dağları önce yaktılar… Sonra taş ocağı yaptılar bir kısmını… Bir kısmını delip tünel açtılar. Tünelin öbür ucunda altın arıyorlardı. Taş ocağı bir yanını yedi mor dağların; öbür yanını da öğüttüler bir avuç altın için… Mor dağların ardında, anlamını yitirmiş her şeyin unutulduğu köyler vardı… Hepsi anlamını yitirdi…

Yazarın (KorsanKalem) diğer yazılarına da göz atabilirsiniz.
İnstagram hesabımızı da takip edebilirsiniz.
Mor
