“Tecessüs”ten “Mefkûre”ye: Emanet Edilen Miras
  1. Anasayfa
  2. Deneme
Trendlerdeki Yazı

Tecessüs"ten "Mefkûre"ye: Emanet Edilen Miras

1

“Tecessüs”ten “Mefkûre”ye: Emanet Edilen Miras

Kayın ağaçlarının seslerini dinlediğim bir cumartesi sabahındayım. Az önce “A Doll’s House” oyununda sahnede devleşen Nora karakterinin yarattığı türlü hissiyatlar sonrası, bir kayın ağacının altında, zihnine ağaçların yapraklarıyla yaptığı bestelerden ziyafet çeken bir misafirim. Misafirliğin kısa olanı makbul olsa da benimki biraz uzun soluklu olacak. Günün battığı ve doğduğu mekanlar, sevdiklerimin günleri eskittiği mekanlarla aynı olmadı çoğu vakit; ancak şimdi hem mekan hem de zaman farklı. Bir boyut kapısından geçtim, şimdilerde başka bir taraftan dünyayı ve sevdiklerimi seyrediyorum.

***

Bu zamanlarda ne okunur derseniz, kendim için seçtiğim, en çok da şu zaman için; mektuplar. Ziya Gökalp, Mondros, Malta ve Limni’de esir tutulurken, çok sevdiği vatanı ve ailesinden uzaktayken, üstelik “akllı telefon”u bırak normal bir telefonun esamisi okunmazken, kelimeleri mektuplarla sahiplerine emanet etmeye gayret etmiş. Kızlarına, çok sevdiği eşine, içinde umudu yeşerttiği, hayal kurduğu, kendi tabiri ile “mefkûre”sini anlattığı muazzam mektuplar yazmış. Esir tutulduğu mekanlarda, zaman onun için kendi zihninin içinde başka akmış. Hatta kızlarına yazdığı bir mektupta, bu gibi zor zamanların çabuk geçeceğini söyleyip onlara çok muazzam bir tavsiyede bulunmuş: “…Yalnız bu günleri boş geçirmemek lazım. Bunun içindir ki sizden tahsile büyük bir hevesle sarılmanızı istiyorum. İnsanı insan eden ilm ile ahlaktır. Bu iki şeyi kazanmağa çalışmalı! Felaketler, insanı ahlakca yükselmeğe sevkederse büyük nimetler yerine geçer. Büyük adamları yetiştiren hep felaketlerdir. Şimdi de büyük ruhlu kızların yetişeceği bir devirdir. Siz de bu felaketten istifade ederek yüksek ruhlu olmağa çalışmalısınız. Bunun için yegane bir yol vardır ki tahsildir.” (Mondros, 5 Ağustos 1919). Onun dönemi, kuyunun en dibinde; aydınlığın iğne ucu kadar bile görülemeyeceği bir dönem. Çok sevdiği vatanı işgal altında. İnandığı, sevdiği her zerresi, namahrem eliyle tarumar edilmiş. Buna rağmen umudunu yitirmiyor. Bulunduğu yeri, bir sürgün olarak tutulduğu koğuşu anlatırken dışarda yemyeşil ovalardan, kayalıklardan, ırmaklardan, masmavi ve berrak gökyüzünden, bembeyaz bulutlardan, hayvan sürülerinden bahsediyor. Diyarbakır’ı o kadar çok seviyor ki, eşine yazdığı mektuplardan birinde karşısında gördüğü denizin bir ırmak kadar ince olduğundan, tıpkı Diyarbakır’daki çayı hatırlattığından bahsedip bir de şiir yazıyor memleket toprağına. Böyle zamanlarda o gelmeyen mektupların, insanın içinde açtığı yara, kelimelerle anlatılacak türden değil. Merak, sizi için için kemiren merak…Sevdiklerinizin iyi olduklarını, sıhhatte olduklarını bilmeye duyduğunuz ihtiyaç, onların sesini duymasanız da, yüzlerini görmeseniz de bir şekilde iyi ve mutlu olduklarını bilmeye duyulan o kesif merak. İçin için kemiren. Bu merakın verdiği keder, o kederle boğazında nefes almayı zorlaştıran yumru. Bunları tek cümleye sığdırmış Ziya Gökalp: “Sizin sıhhat ve istirahatte bulunduğunuzu haber aldıkça, hiçbir kedere mağlup olmam.” (Mondros Mektupları, 3 Temmuz 1919). Bunu söyleyip, sevdiklerinden mektupları aksatmamalarını istiyor. Tabi bir de o şartlarda bu mektupların vaktinde teslim edilmesi, gönderilen posta kanalının teslimatları doğru yere ve doğru kişiye yapması gerek. Yolda kaybolan mektuplar, başka yerlere giden postalar… Uzunca vakit ailesinden haber alamadığı bir zaman diliminde bile onlara yazmaya devam etmiş, her yazısında o “habersiz kalma”nın verdiği kederin üstesinden gelmeye çalışıp, müşfik cümleler kurmuş; hayaller, fikirler yeşertmiş… Gelmeyen mektuplara cevaplara yazdığı mektuplar, ders olarak okutulacak nitelikte. Görmesek de bilmesek de sevdiklerimizle bağımızın kudretinin, yaratanla olan muhabbetle bağlantılı olduğunu söylüyor mektuplarında ve ekliyor: “Allah vasıtasiyle mektubunuzu almış gibi oldum. Kalbler arasında bir posta, gönüller arasında bir telgraf vardır ki, müdürü Allah, memurları meleklerdir.”

İnanmışlık ve adanmışlık, fikri ve vicdani terbiye için mi gerekir, yoksa adanan ve inanan kişide mi fikri ve vicdani terbiye olur, bunu sorguluyorum bu mektupları okudukça. Mektuplarının hiçbir yerinde en ufak bir umutsuzluk, en ufak bir elem duygusu yok. Aksine, ümitvâr olmak nasıldır, inanmış ve adanmış bir insan nasıl düşünür, düşünmelidir, bunun cevabını veriyor. 29 Eylül 1919’da Polverista’ya nakledildikleri zamanlardan kızlarına yazdığı bir mektupta şöyle anlatıyor bu hissiyatı: “Kalbimin vecdi hiçbir zaman eksilmez. Ben yalnız ilimle mefkûre için yaşadım. İlmin nihayet galip, mefkûrenin nihayet muvaffak olacağına imanım var.” Mektuplarında en çok kullandığı kelime: “Mefkûre”. O, bu kelimeyi anlatırken, “Mefkûre, tükenmez vecdlerin, ümitlerin menbaıdır.” diyor. Cemil Meriç bende “tecessüs” kelimesiyle yer etti, Ziya Gökalp de “mefkûre” kelimesi ile. “Tecessüs”ü var eden kökler, “mefkûre”yi yaratanlar. Fransızca “ideal” (ülkü) anlamındaki kelimenin “fkr” kökünden türetilip, “düşünmek” anlamını vermesi için Ziya Gökalp tarafından önerilen “mefkûre”, aslında Cemil Meriç’in eserlerinin neredeyse hemen her yerine serpiştirdiği, kendisini var eden “araştırma, elle yoklama, merak” anlamındaki “tecessüs”ün ateşini yakan kelime. İdeali olmayan, merak beslemez. Ve bu idealler, en zor, en çıkmaz zamanların hediyesi. Bunu mektubunda da anlatıyor zaten: “Mefkûreler milli felaketler zamanında doğar. Bu gün Türklerin en ziyade mefkûreli olacakları bir zamandır. Sizin için başka bir mefkûre daha vardır ki kadınların ilim, ahlak ve hukukça yükselmesine çalışmaktır. İşte bu gibi mefkûreler hem insanın ruhunu yükseltir, hem de o ruha büyük vecdler ve saadetler bahşeder.” (Mondros, 11 Ağustos 1919). Yani onların deyimi ile bakarsak mefkûre, tecessüs ile bir bütün. Merakına can veren şey insanın yapmak istedikleri, idealleri. Fikrini geliştirmesi, diri tutması, merakıyla mümkün. Her merakın arkasında bir fikir, her fikri besleyen de bir merak. Bu ikisi birbirinden ayrılmaz. Nitekim ayrılamamış da zaten. Kurtuluş Savaşı ile bu ülkeye kim olduğunu, nerden geldiğini hatırlatan “mefkûre”, “tecessüs”ü mihenk taşı edinmiş bir nesille üç bin yıllık köklerinin çağa ayak uydurması için var gücü ile çabalamış. “Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti/Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız” diyenleri yetiştirmiş. “İstikbal göklerdedir!” diyenin rehberliğinde, kadınıyla erkeğiyle topyekün bu toprağı yalnızca toprak parçası olarak değil “vatan” olarak bilenleri ilim ve irfan sahibi yapmak için çabalamış. Mefkûre, “kartal yuvalarımızda hür yaşadığımız” bu vatanın kökü, bereketi. Her şeyin başlangıcı. Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi ile yaktığı ateşin nesilden nesile emaneti. En son Mehmet Âkif Ersoy, “Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet, hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal” derken, esasında bu mirası bize emanet etti. Bu emanete sahip çıkmak, boynumuzun borcu. Hayal ettirmek, düşündürmek; onların deyişiyle “mefkûre” ile “tecessüs”ün küllerini eşeleyip, “ocak”ı yeniden canlandırmak… Evvelce gidenlere rahmet olsun.

Tecessüs"ten "Mefkûre"ye: Emanet Edilen Miras

Yazarın (filhakikas) diğer yazılarına da göz atabilirsiniz.
KorsanEdebiyat’ı instagram üzerinden de takip edebilirsiniz.
Haftalık bültenimize ücretsiz abone olup gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.

– “Tecessüs”ten “Mefkûre”ye: Emanet Edilen Miras

Paylaş
İlginizi Çekebilir
Deneme: Yengeç

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorumlar (1)

  1. Bu yazıyı sabah saatlerinde okudum. Sanki güne verimli bir başlangıç yapmış, bugünü onurlandırmış kelimeler, cümleler okudum.. Günümü anlamlandıranlara selam olsun…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir