Son Haberler
Anasayfa » Edebiyat » Altın Kızlar
dolaplı çekyat

Altın Kızlar

Ben küçükken kafamı çok vurduğum olmuştur köşelerine. Eminim kanım hâlâ üzerindedir. Kenarları ahşap, üç kişinin oturabileceği bir sedirdi. Sırt kısmında üç adet de dolap bulunurdu. Dolapların göbeklerinde kadife kumaştan iç içe geçmiş desenler… Mandalanın hası bence. İki tane karşılıklı konmuş bu sedirler akşama kadar yeni gelin edasıyla birbirlerini süzmüş durmuşlardır eminim.

Babaannem, babam evlendiğinde değiştirmiş mobilyaları. Bunları almış. Yeni geline, yeni mobilya yaraşır ya hani. Eee, bir de daha çok dolap lazım olacak, belki gelin bir şeyler örecek, tıkıştırıverecek örgüsünü dolaplardan birine. Daha çok misafir gelecek, yastık-battaniye falan hazır edilecek. Gelinin kardeşi çok, babası-anası uzak yerde. Bir etmeseler, bir ziyaret edecekler. İyi olmuş olmalıydı böyle sedir almak. Biraz ağır ama, sağlamlığındandır o.

Şimdikiler üç-beş yılda bir değiştiriyor eşyaları. Babaannem tam 17 yılını gördü onların. Üzerinde halamı, beni, kardeşimi ve amcamın kızını da büyüttü. Battaniyelerin yerine en çok oyuncak koyduk biz. Sonra defter-kitapla dolup taştı. Kavga ettik. Altı dolabı paylaşamadık annemle. O kapıya yakın olana şeker-çay koymak istiyordu. Bizse oyuncaklarımızı… Babaannemin üstüne annem de bir 10 yıl kullandı. Herkes at şunları diyordu. O ise, “Şu en küçüğü de büyütsün de” derdi hep. Azıcık daha üzerinde tepinilmesine ihtiyaç var. Ev değiştirdi, o koltukları değiştirmedi annem. Kendi körpeliğiyle onunkini bildiğinden mi, yoksa yıllara meydan okuyuşta ondan cesaret aldığından mı bilmiyorum.

Zaman gelip, süngerleri acıtmaya başlayınca, dolapları boş kalınca annem de onu elden çıkarmayı aklına koydu. Gönlü kimseye vermeye yanaşmıyordu besbelli. Ben istemedim. O zaman böyle eski şeylerde hevesim yoktu. İkea’dan döşemiştim evimi. Her şey hafif, basit, tek renk. Herkesin evi gibi yani. Amcamın eşi zaten ihtişamlı evine onları sokmazdı. Zaten o gelin olduğunda babaannemin güzel ev döşeyeyim takıntısı yoktu. Ne yapacaktı kendini istemeyen kadının hatırasını. Hem ne çok işemişti onlara çocuklar. Evine hayatta sokmazdı.

Annem, yükledi tam 27 yıllık anısını dolaplarına. Neler taştı kim bilir kapaklarından. Bir gün eline çayını alıp birden bırakmıştı kendini de, kafasını vurmuştu kenarına. Acıdı, demişti. “Canım yavrularım, kim bilir ne çok acımıştır sizinkiler de!” deyip gözlerini damlatmıştı çayına. İçine adımı yazmışım ben. Hiç hatırlamıyorum. Özlem… Yıllar sonra görecektim ki annem kalp içine almış. Ne çok özlemiş belli ki. Söyleyememiş de. Zaten o en çok söyleyemediklerine ağlar. Ağladıkça daha çok özler de saklar kendini dolaplara.

Herkes işten güçten fırsat bulamıyor tabi. Kimimiz memleketlerine, kimimiz de ülkemize. Fırsat bu fırsat deyip annemin yazlığına sürpriz bir iniş yapalım dedik. Her haliyle kendi uğraşıp, hiçbirimizin elinin değmediği ama hepimizin hayatının bir parçası orada olan yazlığa. İnsanlar aynı olunca ortam da aynı kokuyor. Yuva işte. Ne sevdiğini bilen annenin döktürmüş olması kokuyu katmerleştiriyor. Senin odandaki abajurun yine senin odanın başucunda olması bütün odanı o yazlığa getiriyor.

Her şey değişik gibi ama her şey tanıdık aslında. Salona girince iki körpe gelinin mahcup halinin, bir hanım ağaya dönüşmesine şahit oluyorsun. Herkeste bir çığlık. Bir değişim, bir dönüşüm bir sedire nasıl böyle bir şahsiyet kazandırıyor, şaşıyor insan. Eğer annemi bir eşyaya benzetecek olsam bu iki sedirin birleşmiş hali derdim. Hiç taşmayan sayısız dolaplarıyla herkese kucağını açan anneme. Sonra çeşitli oluşu da gelirdi aklıma. Hem battaniye-yastık, hem oyuncak, kitap-defter hem de çay-şeker koyardı oralara. Her renk vardı onda. Biz gittikten sonra neler koydu bilmiyorum. Ama açıp açıp baktığını ve hayaller kurup bizi hatırladığını anladığım cümlelerini yakalardım arada.

Aynı kumaştan bulup kaplatmış. “İyi ki Sümerbank var. Dişlerime bu yaz kapalama yaptım ya, onları da gençleştireyim dedim.” Dedi gülerek. Hepimiz güldük. İnsanın dünyaya tutunma çabası işte. Hayran kalmamak elde değil. Dibimiz düştü tabi. “Anne bize de düşer mi bu senin altın kızlardan?” dedi en küçüğümüz. “İki yıl sonra kapının önüne koyacaksanız olmaz!” dedi bizimki. Ama biliyorum gönlü benden yanaydı. Ah anneciğim nasıl götürürdüm oralara. Göz kırptım sadece. İnsan başına neler gelecek bilemiyor tabi. Kapağını açıp kol çantamı içine koydum. Askılıkta yer kalmamış. Benim ufaklığın kıyafetlerini de tıkıştırdık. Çaylarımız döküldü, bisküviler kırıldı üzerine. Tıpkı otuz yıl önceki gibi. İnsan anılarına kaldığı yerden de devam edebiliyormuş demek ki.

Şimdi oturmuş o koltukta yazıyorum. Üzerine bir 15 yıl daha koyun. Dişlerimin kaplaması yok, ona da yaptırmadım. Annem, adımın yanına “canım” yazmış. Nasıl deldi içimi. Ben de ikimizi bir büyük kalbin içine aldım. Onu çok özleyeceğimi bildiğim için de emanetlerinin başına geldim, başlarına bir şey gelmesin diye. Kim alır da kullanır benden sonra bilmem, ama en az bir yirmi yıl daha aşk yaşamak istiyorum onlarla. İyi ki annem, o sedirlerin koynuna girmiş de beni sarıyor kollarıyla. Kaçırdığım yılların acısını da böyle çıkarıyorum hayattan.

Hakkında özlem

Bileğinden sıyrılan balonun peşinden gitmekte...

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*