korsan kalem korsan medya alanya Konuşan Oda... - Korsan Edebiyat
Son Haberler
Anasayfa » AyCadısı » Konuşan Oda…

Konuşan Oda…

“Deniz! Hazırlan, Alanyurt’a gideceksin… Haber var!”

“Tamam abi, kameraman nerede?”

“Yalçın! E hadi ama oğlum…”

Ve kendimizi çalıştığımız yerel televizyon kanalının minibüsünde bulduk. Her zaman ki gibi nefes nefeseydik. Hava çok soğuktu, ama bizim kanal kaynıyordu!… Neden mi? Şöyle izah edeyim: Dünyayı biz kurtarmak istiyorduk! Bir avuç gencin nasıl olur da böyle devasa bir ütopyası olabilir? Bir izahta buna yapmalıyım öyleyse: İdealisttik! O kadar.

Zamanın, iktidara oynayan siyasi partilerinden birinin aktif, dinamik, heyecanlı beş delegesi kurmuştu çalıştığımız kanalı. Bursa’daydık. İşi bilen birilerinden, medyanın gücünün ne olduğunu duyup, öğrenmişlerdi.

Genel Müdürümüz Özdemir Ağabey; sakin yaradılışlı, sağduyulu ve olgun bir adamdı. Gazeteciydi. Kendisi eski (!!!) solculardandı. Bir süre, 1980 İhtilali döneminde Mamak’ta yattıktan sonra, sağ salim evine kavuşmuş, düzene, zamana ayak uydurmaya çalışıyordu. Severdik onu. Her sabah ağzından düşürmediği cigarasıyla, kimseleri incitmeden, yüzünde hep naif bir gülümseme ile makinalı tüfek gibi sıralardı talimatlarını. Arada bir yukarı çekiştirdiği pantolonu ve aynı periyotta fırt fırt çektiği burnunu saymazsak, karizmatik bile sayılabilirdi. Sanırım yaşadığı onca işkenceye rağmen, onu hâlâ normal insan yapan bu alışkanlıklarıydı. İçerdi… Akşamdaaaan akşama!

‘Can çıkar, huy çıkmaz’ derler ya hani, hah işte öyle bir durumu vardı Özdemir Ağabey’in. Mamak’ta kaldığı yıllarda, keskin solculuğu ya da anarşist kimliği törpülenmiş olabilirdi; ama adamın idealizmini, hümanizmini öldürememişlerdi. İşin başına geçer geçmez bizim gibi çaylak ama hümanist ve idealist tanıdıklarından bir ekip oluşturdu. Hiç unutmam ilk toplandığımızda şöyle demişti: “Arkadaşlar, selam! Elimizde muhteşem bir güç var. Her kesime hitap edecek programlar yapacağız. Ama en önemlisi Haber yapacağız. Evet arada baskı yapacak ve bizim parti çığırtkanı olmamızı isteyeceklerdir. El mahkûm, ekmek yiyeceğiz. Çığıracağız tabii ki! Ammaaaa, akıtacağımız teri en kuru toprağa dökeceğiz… Katalizör benim. Siz yürümeyin, koşun! Hep tartışıp doğruyu yakalayacağız. İnsanlara yardım edeceğiz, gerekirse güldürüp, gerekirse ağlatacağız, eleştireceğiz… Kısacası bu televizyon kanalını kılına tüyüne kadar kullanacağız. Var mısınız?”

Heeeyyyt!

‘Kim tutar bizi’ temalı bilinçaltı sloganımızla, doğruluktan ve adaletten şaşmamak enjektesiyle ve içimde fokur fokur kaynayan gençlik ateşiyle, aynı gün iş başı yapmış buldum kendimi. Kimselere de alet oluyormuş gibi hissetmiyordum. Şans işte…!

Bir süre sonra, ekip olarak rüştümüzü ispat ettik. Hem partinin en küçük faaliyetlerini bomba haber diye sunuyor, hem de çevrede gelişen tüm olaylara el atıyorduk. Reklam gelirimiz artsın diye, diğer partilere de hizmet vermeye başladık. Özdemir Ağabey sağ olsun… Bunu öyle bir sunmuştu ki patronlara, adamlar ağzını açıp hiçbir şey söyleyemedi. Amatörlük işin asıl enerjisiydi. Yorulmak, dinlenmek nedir bilmeden bir yılı devirmiştik bile… Artık ünlüydük!

O zamanlar nüfusu 2 milyon olan Bursa’da, bizi tanımayan kalmamıştı… Akşamları izledikleri bir haberde ya da açık oturumda, yarışmada kesin kez bir tanıdıklarına rastlıyordu insanlar. İnanılır ve güvenilir habercilik yapıyor, her kesimden insana dokunuyorduk. O zamanlar televizyona çıkmak mühimdi!

Minibüse dönelim. Kameraman Yalçın ile ben, ihbar hattımıza gelen bir çağrı üzerine Haber yapmak amacıyla, İnegöl’e bağlı, Alanyurt’a doğru yola çıktık. Muhtar, kanalımızı aramış ve hayırsever bir vatandaşın yaptırdığı ilkokulun açılışına davet etmişti bizi. Önemliydi… Zira; Alanyurt Beldesi’ndeki ilk ilkokul olacaktı. Geçmişi ancak beş yıla uzanan ve sürekli göç alan bir beldede bundan iyisi Şam’da kayısıydı!

Keyfimiz yerinde, mikrofonu ve kamerayı kontrol ederken neşeyle birbirimize takılıyorduk. Şoförümüz Ayhan ki kendisinin lakabı ‘Duvar’ idi, konuşmalarımızı duyunca, olaya duyarsız kalamamış: “Ne gozel ademler var yav! Hay gurban olduğum Allah, boylelerini başımızdan eksig etme yarabbim!” diyerek sevincini göstermişti bize.

Harala gürele, Alanyurt’a vardık. Gıcır okulun önünde park ettiğimiz sırada, Duvar neredeyse bizden önce minibüsten inip muhtarı aramaya başlamıştı bile. Hep öyle oluyordu… Haber güzelse, Ayhan fırlar bizim için ne yapabilecekse yapardı. Ama çekime gittiğimiz olay yeri, örneğin bir trafik kazasıysa, asla yerinden kımıldamaz, olabildiğince uzağa park eder ve sadece beklerdi.

Çok geçmeden Duvar’ımız, Muhtar Ali Keskin’i bulmuştu. Muhtar; ayağında şalvarı, boynunda siyah beyaz puşisi, başında kasketi ile tam bir ‘Mıktar Emmi’ görüntüsü çiziyordu. İçimden, “İnşallah röportajı batırmayız!” diye geçirdim.

Önyargılar insanı batırır, kardeşim! Misal beni batırdı…!?

Yalçın kamerasını açtı. Ben, jak girişinden mikrofonumu kameraya yerleştirdim. Hazırdık! Tüm doneler tamamdı. Muhtarla tanıştık. Sıkı sıkı tokalaştık. O da ne? Tok bir ses ve doğru tınılarla konuşulan, diksiyonu müthiş bir Türkçe! Şaşırmıştım… Dış görünümüne aldanıp haksızlık etmiştim Muhtar’a. Gözlerimin önündeki ‘Mıktar Emmi’ görüntüsü hızla dumanlaşıp havaya karışmış, yerini ‘Emekli Öğretmen Muhtar Ali Bey’ almıştı. Hatta, bir üst aşamaya geçip, onu sınıfta ders anlatan bir Edebiyat Öğretmeni formatında görüyordum artık… Saygıyla karışık, içimden önyargılarıma bir “ha siktir!” çekerek, ben de kendimi tanıttım. İkimiz de ‘memnun’ olduk…

Röportaj harika olmuştu. Konuşulması gereken her şey konuşulmuş, verilmesi gereken tüm toplumsal mesajlar verilmişti: Zenginseniz, okul yaptırınız. Öte tarafa bi bok götüremiyonuz!

Okulun çevresini, sınıfları da kamerayla çektik miydi tamamdı işimiz. Yalçın, çekim yapmak için yanımızdan ayrılınca Muhtar’la muhabbet etmeye başladık. Daha doğrusu o başladı. Öncelikle bana ve çalıştığım kanala iltifat ederek, yaptığımız işi sıkı sıkıya takip ettiğini anlattı. Laf lafı açınca bizim Özdemir Ağabey ile Mamak’da birlikte yattığını ve ‘İşkence Kardeşi’ olduklarını öğrendim. Hep ikisini birlikte alırlarmış meğer yeraltına. Birbirlerinin tam zıddı siyasi görüşte olduklarından, “Siz ne boksunuz lan! Hepinizin geldiği, geleceği yer ahanda burası!” mesajıymış anlamı…

İçimden önyargılarıma taptaze, okkalı bir küfür daha savurdum.

“Her ne kadar o günlerin hatırına, birbirimizi hatırlamak istemiyorsak da siz yine de Çavuş Ali’nin selamı var deyin.” dedi. Tabii ki söyleyecektim. Zira sözün bittiği yerdeydim!

Ben, sabah yaptığımız çekim programına uymak istediğimden, Yalçın’a bakınıyordum ki Muhtar alçak sesle tekrar konuşmaya başladı.

“Deniz Kardeş… Sizden bir istirhamım daha olacak, hazır buralara kadar gelmişken.”

Kolumdaki saate bakarken yanıt verdim: “Buyrun Muhtar’ım”, (-ım) takısını kendimce ondan özür dilemek için kullanıyordum. O artık benim de Muhtar’ımdı. Kanım ısınmıştı Çavuş Ali’ye. Saymıştım onu.

Görmüş geçirmiş, tok sesli Muhtar utana sıkıla ekledi: “Bizim şu üst sokakta yaşayan çok ihtiyaçlı bir aile var. Diyorum ki, çekim yapsanız… Az da olsa bir yardım, maddi manevi hiç fark etmez, bir yararı olur belki.”

Bunca muhabbet ve içimdeki pişmanlık dalgasıyla ona ‘Hayır’ deme şansım yoktu. Zeki adamdı vesselam… İlk tanıştığımız anda bakışlarımdan, belki de şaşkınlığımdan anlamıştı benim önyargımı ve mahcubiyetime oynuyordu. Bunu yaparken efendiliğini hiç bozmadan rica ediyordu sadece. Hafiften gülümseyerek: “Sadece 10 dakika ama… Olur mu Muhtar’ım?” dedim. Karar mekanizması Özdemir Ağabey’di. “Tamam” derse, yaptığımız çekimi yayına verecek ve gariban ailenin durumunu gözler önüne serecektik. Yok eğer “Olmaz” derse de en azından günah benden gitmiş olacaktı…

Benimle aynı gülümsemeyi takınarak: “Olmaz mı?” dedi.

Az sonra bizim minibüse bindik. Muhtar’ı da almıştık. Ön tarafa, Duvar’ın yanına oturmuş gideceğimiz evi tarif etmeye başlamıştı. Yaklaşık beş dakika kadar ana yoldan yavaşça ilerledik. Yavaştık zira dün gece boyunca yağan kar, bir süreliğine durmuş, yolları da kaygan buz pistine çevirmişti.

Çorapsız ayaklarına geçirdikleri lastik ayakkabılarla, minicik burunlarından akan sümüklerini ellerinin tersiyle ya da kazağının koluyla silen, çoğu gariban çocukların oyun parkı olan büyükçe bir ara sokağa daldık birlikte… Her beş adımda, yeni bir sokak aralığı vardı artık. Derme çatma kaçak yapılarla dolu, çamur deryası ara sokaklardı bunlar. Sokakta oynayan çocuklar suçlusuydu çamur deryasının! Kahkaha atıp, eğleneceğiz, naylon torbayla kayacağız diye eritmişlerdi güzelim beyazları… Görünüşe göre bizi bu evlerden birine konuk edecekti Muhtar Ali.

Girdiğimiz ara sokak onlarca sokak daha doğururken çıtımız çıkmıyordu artık. Gözlerimiz hayret dolu koca koca açılmış, yoksulluğun diz boyu olması neymiş en ağırından şahit oluyorduk. Muhtar Ali yavaştan tırmandığımız yokuşun sonunda, mırıldanarak Duvar’a durmasını söylediğinde anladık söz konusu eve vardığımızı.

Biz ilk kez bu kadar yoksul bir sokaktaydık. Oysa Muhtar’ın ömrü geçmiş gibiydi bu yoksullukta… Yüzünde hiçbir ifade olmadan, kanıksamış ve kendine söz vermiş bir adamın asaleti vardı yüzünde. Bizimkilerse, yerçekimine yenik düşmüş ve aşağı sarkmıştı sanki. Suratlarımız asılmış, kaşlarımız çatılmıştı. Sessizce, çekim için gereken malzemeleri toparladık.

Minibüsün durduğu yerde bir harabe ve onun tam karşısında da pembe boyaları dökülmüş, rutubetten iflahı kesilmiş bir gecekondu vardı. Küf denilen şey buralarda pembemsi oluyordu demek!

“Geldik, burası.” dedi Muhtar.

“Tamamdır Muhtar’ım. Hazırız, inelim.” dedim.

Hep birlikte cayır cayır sıcacık hava üfleyen klimalı, güvenli minibüsümüzden aşağı atladık. Ekibin lideri bendim, çekimi sunacak olan, durumu kotaracak olan bendim. Ne pahasına olursa olsun, Özdemir Ağabey’in bu haberi yayınlamasını sağlayacağıma dair kendime söz verdim. Her yolu deneyecektim. Tıpkı Çavuş Ali gibi.

Aklımda; kanımın son damlasına kadar ideallerimin peşinden koşma hayallerim ve “Amirimi nasıl ikna edebilirim?” sorusu cirit atarken ardımda, Yalçın ile pembe küf renkli eve doğru yollandım. Saate bakmalıydım. Çekime gitmeliydik. Ama buraya kadar gelmiştik. İki çekim yapar, ailenin durumunu göze sokar, birkaç ajite cümleyle olayı bitirir ve kanala dönünce güzel bir metinle olayı bağlardım. İçimden “oh be!” dedim. Hafiflemiştim sanki. Henüz amirimin haberi yoktu ama ona bir değil iki haber birden götürecektim!

Düşüncelerimi Muhtar’ın tok sesi böldü: “Orası değil.”

Durduk. Arkamızdan gelen sese doğru döndük. Duvar ile Muhtar yan yana durmuşlar bize bakıyorlardı. Muhtar eliyle harabeyi işaret ederek, “Burası.” dedi.

Şaşkınlıktan küçük dilimi yuttum. Yalçın da öyle. Ev mi? Orası mı? Yok canım… Değildir… Değildir değil mi?

Gözlerimiz yuvalarını terk etmek üzereyken, harabe evin önceden pencere olması planlanmış açıklıklarından birinden bir naylon havalandı. Sağa doğru birkaç adım attım. Arkaya doğru uzuyordu harabe. Yanılmamıştım. Pencerelere kocaman naylonlar asılmıştı. Gözlerim sokak kapısına yöneldi. Kapı pervazı yoktu. Eski bir evin oda kapılarından biri, sokak kapısı niyetine ıslak tuğlalardan oluşan pervaza tutturulmuştu. Hem de iki çiviyle!

Muhtar bizi beklemeden ilerledi. “Siz burada bekleyin, ben çocuklara bakayım önce.” diyerek, sokak kapısına yumruğuyla vurmaya başladı. Az sonra esmer, saçları kısacık kesilmiş, ağzı yüzü is içinde, boynunda uzun yeşil boncuklu bir kolye taşıyan sekiz yaşlarında küçük bir kız çocuğu açtı kapıyı. Muhtar’ı görünce gülümsedi neşeyle. “Hoş geldiniz Muhtar Amca.” dedi. Annesine ait olduğu belli olan uzun kahverengi çiçekli eteği, kapıyı açınca evin arkasından gelen rüzgâra kapılmış, havalanmıştı. Onu öyle görünce üşümüştük. Ama o aynı sevimli gülümsemeyle eteklerini tuttu sadece. Sonra bize baktı. Gülümsemesi şimdi daha da çok yayılmıştı minicik yüzüne.

O siyah minik başı şefkatle okşayan Muhtar: “Hoş bulduk kızım. Annen bahsetmiştir. Arkadaşlar yardımcı olmak için geldiler. Televizyona çıkacaksınız… E hadi bakalım gençler. Buyurun.” derken çoktan içeri girmiş, ayakkabılarını bile çıkarmıştı. Onun yaptığını yapıp, küçük annenin başını okşayarak, botlarımızı çıkardık. Kamera, mikrofon ve ben hazırdık artık.

Evin girişinde dar, uzun bir antre vardı. Tam arkada yine ön kapıda olduğu gibi tuğla duvarlara iliştirilmiş ve oradan buradan toplanmış kalaslarla çakılmış üzerinde ‘WC’ yazılı bir kapı, antrenin her iki tarafında da ikişer tane oda girişi olduğu anlaşılan bitmemiş duvarlar yer alıyordu. Yalnız sol tarafta kapısı olan üçüncü bir oda, “Sadece benim içimde yaşıyorlar. Ne zannetmiştiniz ulan!” der gibi, biz süt çocuklarıyla dalgasını geçiyordu…

İlk dikkatimi çekense, insanın akciğerine kadar inen keskin is kokusuydu… Sanki artsız arasız, yıllarca sobada ne bulduysanız yakmışsınız gibi ağır bir koku. Kesif… Leş gibi. Başka bir koku daha vardı, ama o anda algılayamadım…

Küçük kızın ismi Asiye idi. Asiye yüzünde aynı sevimli ifade ile bize odaları gezdirmeye başladı. Yalçın çekim yapıyor, ben, fonda aile hakkında önceden Muhtar’dan aldığım bilgileri, cümleler içinde kullanarak durumu anlatıyordum. Ne mutfak vardı ne de tuvalet. Halı, perde, koltuk, yatak… Hiç ama hiçbir şey yoktu evde! Odalar bomboştu. Sadece konuşan odaya kapı takılmıştı. Sıkı sıkıya kapalıydı.

Her yeri çektik. Yoksunluğu, yoksulluğu görüntüledik. Bir tek o oda hariç. Asiye konuşan odanın önünde dikiliyor ve utangaç gözlerle bizi izliyordu. Süslenmişti. Ne olsa televizyona çıkacaktı. Onun güzelliğini ve gül yüzünü cümle alem görsün istediğimden, “Kaç yaşındasın?”, “Kaçıncı sınıftasın?” gibi saçma sapan sorular sormaya başladım. Öğrendim ki; Asiye okula gitmiyor. Gidemiyor! “Neden?” diye sordum afallayarak.

“Deli mi ne, e ben gidersem kardeşlerime kim bakcak, akıllım?” diyor o, hiç afallamadan.

Anlaşıldı bugün gaf günüm!

“Haklısın… Kardeşlerin nerede peki şimdi? Ve kaç taneler?” diye soruyorum bu kez, aptallığımın üzerini örtmeye çalışarak.

“İçerdeler… Tam ikicik kardeşim var benim. Te Allaam yaaa, nereye gitcekler bu sovukta ki?”

“Peki… O halde bizi onlarla da tanıştır.” diyorum en sevimli halimi takınarak. Kafaya koydum affettireceğim kendimi Asiye’ye.

“Cık… Olmaz!” diyor en kararlı haliyle ve kaşları çatılıyor.

“Niye?” diyorum ısrarla.

Muhtar Ali’yi yanı başımda buluyorum. Kulağıma doğru eğilip “Deniz Kardeş… Müsaade et!” diye mırıldanıyor. Kenara çekilip onun Asiye’yi ikna etmesini izliyorum. Cebinden çıkardığı çilekli topitopu küçük kıza uzatıyor ve o şahane tebessümü kapıyor… Kıskanıyorum gizliden… İçimi çekiyorum.

Asiye çilekli şekeri ağzına atıyor önce, kapının koluna uzanıyor sonra. Ben “Kayıt!” diyorum Yalçın’a.

Gacıııırrrr….!

Aman Allahım!

Yaşamımda gördüğüm görebileceğim en inanılmaz sahneyle karşılaşıyorum… Tanımlayamadığım kokunun kaynağını da buluyorum artık! Dışkı, kusmuk, yemyeşil sümük, yağ ve yoksulluk kokusu bu. Hepsi kol kola girmişler, odada aynı naylon çuvalın içine sırt sırta bağlanmış, ikiz erkek çocukların kısacık yaşamlarıyla dalga geçiyorlardı.

Ahmet ve Mehmet… Altı yaşındalar. Ablalarının aksine, sarışınlar. Her ikisi de engelli… Çılgınca devinerek çuvaldan çıkmaya çalışıyor Mehmet. Ahmet daha sakin. Bize bakmaya çalışıyor, ama bakamıyor. Yerdeler. Naylon çuvalın içine işemişler, üzerine de sıçmışlar. Kenar dikişlerinden bok sızıyor çuvalın. Saçları kazınmış. Yüzleri gözleri kusmuk ve yeşil sümük içinde. Kolları serbest sadece. Sırtları birbirine yapışık Siyam İkizi gibiler… Sürünüyorlar odada. Biri hareketi fark ediyor ve odadaki tek yatağın altına doğru hareket ediyor. Saklanacaklar. Belli.

Biz de kendimize saklanacak delik arıyoruz!.. Bulamıyoruz.

Çekimi durduramayan Yalçın’a bakıyorum. Kamera odada dolaşıyor, Yalçın ise çocuklarda kayboluyor.

Muhtar halimize acıyıp “Bittiyse çıkalım gençler.” diyor ve koluma giriyor. Birlikte sessizce dışarı çıkıyoruz. Bir cigara kendine yakıyor, diğerini de yakarak bana uzatıyor. Alıyorum.

“Babaları geçen yıl öldü. İnşaattan düştü. Sigorta yok, bir şey yok… Bi bok alamadı bu garibanlar inşaat firmasından. O zaman evin arsasını yeni almışlardı. Adamcağız da kendi çabalarıyla kondusunu bitirmeye çalışıyordu. Küt diye ölüverince hanımıyla bu üç yavru kalakaldılar bir başlarına. Kadın bulaşıkçı. İşe gitmeyip de ne yapsın? Boğaz bu! Hep ister anasını sikiim… Hah işte, bugün aslında bunun için geldiniz koçum.”

Muhtar Ali bizi faka bastırmıştı. Allak bullak, morarmış suratlarımızla güvenli minibüsümüze bindik… Kanala dönene kadar tek bir kelime konuşmadık. Utanç duygumuz o kadar ağırdı ki, sesimiz soluğumuz kesilmişti.

En cesurumuz Duvar ana binaya girerken, “Babadan kalma bi tarlam var… Satacaam lan orayı! Bu çocuklara bakacag birini tutacaam.” dedi. Kendisi hala kiracıyken hem de…

Suratlarımız kırk kat kanala girdik. Tüm ekibi bir araya toplayıp yaptığımız çekimi izlettik. Herkes çok etkilenmişti.

Kolları sıvadık tabii. Yardım kampanyası başlattık aynı gün. Bir ay içinde Asiye ilkokula başladı. Ahmet ile Mehmet ise eğitim almak üzere, yatılı olarak Mersin’deki Otizm Merkezi’ne gönderildiler. Anneleri Melahat, Asiye ile birlikte kendi evi tamamlanana kadar kalmak üzere, kanalımız patronlarından birinin eşyalı evine yerleştirildi. Üstelik yeni işi, kanalımızın Melahat Abla’sı olmaktı…

O kadar çok yardım geldi ki, Melahat Abla bir süre sonra gelen yardımları kabul edemeyeceğini açıklayarak, başka kurum ve kuruluşlara gönderilmesi için basına demeç vermek zorunda kaldı.

Haaa…Unuttum zannetmeyin sakın!

Özdemir Ağabey’e Çavuş Ali’nin selamını söyledim.

Sevgiylekalın.

Hakkında Aycadısı

Merhabalar... Aslen Bursalı,İstanbul'da büyüyen,en sonunda da ANNE olabilmek için o koca, şişman,kart kentten arkasına bakmadan İzmir'e göç edip,her bişeye sıfırdan başlayan, cesur bir kocası olan,okuyup yazan,sanatın her haliyle ilgili bir yazma sevdalısıyım...Aynı zamanda da uslanmaz bir Romantik! Ve buradayım.Üretmek,paylaşmak ve fark yaratmak için. Şu an 12 yaşında olan oğlum Deniz'e ve güzeller güzeli tüm çocuklara daha güzel bir Dünya bırakabilmek için... Sevgiyi,saygıyı,hayatı,masumiyetin güzelliğini,sabrın erdemini ,paylaşmanın eşsizliğini soluyabilmek için... Buraya kadar okuduğunuza göre,şimdi birbirimize sarılıp,yüzümüzde kocaman bir gülümseme ile yeni hazineler bulmak için keşfedilmemiş adalara yelken açıp,KORSAN'lığa birlikte devam edebiliriz. Sevgiylekalın!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

izmit edebiyat konya edebiyat kocaeli iir adana resim sakarya sanat