Hacı Ahmet AK ile Komedi Üzerine
Bu söyleşide, Hacı Ahmet Ak ile Türkiye’de komedi üretmenin her geçen gün biraz daha zorlaştığı bu dönemde gülmenin neden hâlâ vazgeçilmez olduğunu konuştuk. Karadeniz’in hırçın coğrafyasından sahneye, alkıştan linç kültürüne uzanan bu sohbet boyunca mizahın nereden beslendiğine, sınırlarına ve bugünün komedi iklimine baktık. Televizyondan dijitale, popüler kültürden ofansif mizaha uzanan bu söyleşi, bir komedyenin kişisel hikâyesi üzerinden Türkiye’de mizahın bugün durduğu yeri daha yakından görmemizi sağlıyor.
– Karadeniz’de büyümenin karakterine ve mizah anlayışına nasıl bir etkisi oldu? Okul yıllarında tiyatroya başlamanla birlikte bu süreci bugün nasıl değerlendiriyorsun?
Biraz Karadeniz’in coğrafyasından ve topografyasından bahsetmemiz lazım. Karadeniz çok hırçın, çok inatçı bir coğrafya. Burada büyümenin insana kattığı artılar ve eksiler var tabii. Bugün baktığımızda en basit örneğiyle şunu görürüz; yağmur yağar, on gün durmaz. Kar yağar, yollar dolar, kapanır; kar hemen kalkmaz. İnsanlar da bu coğrafyanın sonuçlarıyla birlikte büyür. Bir şeyi kafalarına taktıklarında onun peşinden giderler. O gün fındık toplanacaksa toplanır ve biter. O gün kahveye gidilecekse gidilir. Aceleci, inatçı ve kararlı bir yapı vardır. Şimdi “bu ne anlatıyor?” diye düşünebilirsiniz ama bunun Karadeniz insanı üzerinde bıraktığı çok net etkiler var. Hırçınız bir kere. İnatçıyız. Bir şeyi kafamıza koyduğumuzda yapıyoruz.
“Umut bittiğinde inat başlar”
Bu durum karakterimize de mesleğimize de yansıyor. Oyunculuk zaten çok uzun bir serüven. Ne olacağı belli olmayan bir yol. Bugün çok başarılı olabilirsin; insanlar seni alkışlar, yaptığın işler izlenir. Ama yarın bir sene boyunca iş yapmayabilirsin. Kim olursa olsun. Bu herkes için geçerli.
O yüzden bu yol çok uzun, çok inatçı, çok hırçın bir yol. Asla pes etmemeni gerektiriyor.
Hatta bizde şöyle bir söz vardır; belki de böyle bir sözün olduğu tek memleket bizizdir: “Bizde umut bittiğinde inat başlar.”
Çok acayip bir laf bu.
“Mücadelenin içine doğduk”
Karadeniz, Türkiye’nin neredeyse en çok tüneli olan coğrafyasıdır. Yollar zor. Dağlarla kaplı bir yerdesin. Yol yapmak için tünel açmak zorundasın. Açacaksın yani.
Oyunculuk sektöründe de durum biraz böyle. Önümüze çıkan her zorluğu aşmak zorundayız. Çünkü bugün Türkiye’nin geldiği noktada, sektörün geldiği noktada, önümüze sürekli yeni zorluklar çıkabiliyor. O yüzden Karadenizli olmanın bize kattığı inatçılığı, hırçınlığı, hırsı ve kafamıza koyduğumuz şeyi yapabilme özgüvenini gerçekten yaşadığımızı düşünüyorum. Ama zaten biz bunun içine doğduk. Hırçınlığa, mücadeleye, kavgaya alışığız.
“İlk alkışımın peşinden gittim; belki de hayatım boyunca onaylanmak istedim”
Sorunun devamına gelirsek…
Lisede tiyatroya başladım ama zorla başladım aslında. Bizim lisenin zaten bir tiyatro grubu vardı, onlar devam ediyordu. Lise 2’de rehber hocam beni tiyatro grubuna yönlendirdi.
Tiyatro kulübünün başında da Hakan Görgülü adlı hocamız vardı. Rehber hocamız Mehmet Hoca ona söylemiş. İkisi de çok inatçıydı sağ olsunlar. Bir kader oldu yani.
Hakan Hoca’yı zaten tanıyordum, çok sevdiğim bir adamdı.
“Ben seni tiyatro kulübüne alacağım” dedi.
“Alamazsın.”
“Alacağım.”
“Hocam ben anlamam, ne anlarım, ne yapacağım?” derken…
Biz sadece öğle aralarında çalışıyorduk. Başka zaman yoktu. Ben öğle arasında yemek yiyordum. Her gün yarım ekmek döner, ayran… Hoca bildiğin ayranla döneri elimden alarak beni tiyatro kulübüne başlattı.
Sonra hiç unutmuyorum, Yılmaz Erdoğan’ın Kadınlık Bizde Kalsın oyunuyla başladık. O zamanlar hocanın oyunları, skeçleri çok meşhurdu; Türkiye’de herkes oynuyordu, biz de oynuyorduk. Tesadüf aslında.Ben de, inatçı bir pazarlamacıyı oynuyordum. Oyun bitti, sonunda alkış aldım. Sonra o alkış çok hoşuma gitti. Dedim ki: “Ben tiyatro yaparsam insanlar beni alkışlar.”
Bir daha yaptım, bir daha alkışladılar. Alkış aslında onaylanmak. İnsanların seni onaylaması. Belki de onaylanma ihtiyacı olan bir çocuğun ilk onaylandığı yer tiyatroydu. Ben de tiyatroyla başladım ve dedim ki: “Ben bu alkışı bırakmayacağım.” Sonra hep o alkışın peşinden gittim. Belki de hayatım boyunca onaylanmak istedim. Bilmiyorum bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi. Ama o alkışı duyduğumda çok şey oldu bende.
“Tamam” dedim. “Bu.”
Lise 2’de aslında ne olacağıma karar vermiştim. Oyuncu olacaktım. Hiç bırakmadım zaten bu işi. Üniversite, İstanbul’a geliş… Lise 2’de başlayan yolculuk hiç bitmedi. Bitmeyecek de zaten. 16 yaşındaydım. Şimdi 31… 15 yıl oldu.
– Charlie Chaplin’in “Hayat dar alanda trajedi, geniş açıdaysa komedidir” sözünden yola çıkarsak, sence mizahın temel kaynağı nedir?
Mizah tabii ki acılara dayanır, buna kesinlikle katılıyorum. Ama mizahın temeli insan ve çatışma aslında. İnsanın olduğu yerde temel olarak bir çatışma da doğar. Bunu aynı evde yaşadığın üç kardeşten, anne babandan yola çıkarak bile gözlemleyebilirsin.
Annen A der, sen B dersin, baban C der. 365 günde hepinizin “A” dediği, ortak bir noktada buluştuğu gün sayısı kaçtır?
Mizah insandan doğar, insanın çatışmasından doğar. Mizahın esas gücü çatışmadır. İnsan + çatışma + beklenmeyen. Beklenmeyen ne demek? Spontane başımıza gelen olaylar. Çok klişe ama soruyorum: Yolda düşen insana neden gülersin? Çünkü ondan beklenen şey yürümektir. Yürüdüğünde bekleneni verir, gülmezsin. Ama düşerse gülersin.
“Herkes aynı fikirde olursa komik olmaz”
Bizim yazarlık derslerinde Yılmaz Hoca hep şunu söylerdi: “Mizah üretmek için çok uzağa gitmeyin. Ailenize bakın. Aileniz zaten çok komik.” Doğduğun andan itibaren evde çatışma başlıyor zaten. Mizah da oradan doğuyor. Bu çatışma dediğim şey sadece komedi için geçerli değil aslında. Dramda da var. Bir hikâye kurmanın temel meselesi zaten çatışma yaratmaktır. Bir ters görüş olmadan komedi yakalayamazsın. Bir süre sonra konuşacak bir şey de kalmaz. Neye güleceksin?
Genel tabloya baktığında, aslında trajik sandığın şeylerin ne kadar komik olduğunu görüyorsun. Zaten trajediyle komediyi net bir şekilde ayırmak mümkün değil. İkisinin özü aynı. Dramın olduğu yerde komedi, komedinin olduğu yerde dram vardır.
– Hem tarihçi hem komedyen olarak baktığında geçmişle bugün arasında mizah anlayışı açısından ortak noktalar görüyor musun? Toplumların mizah anlayışı değişse de sence zamana direnen bir ortaklık var mı?
Aslında güldüğümüz şeylerde çok büyük farklılıklar var ama bir o kadar da ortak noktalar var.
Mesela Hababam Sınıfı’na hâlâ niye gülüyoruz? Çünkü o sınıf hâlâ var. Her dönemde var. Bizim de mesela “erkek lisesi” diye bir skecimiz var. Oynarken hep şunu diyoruz: “Bunu Hababam Sınıfı ruhuyla oynayalım.” Yıllar geçmiş ama hâlâ referans orası.
“Toplumlar değişiyor, kültürler değişiyor ama hayatın temel gerçekliği aynı kalıyor.”
Elbette toplum da kültür de değişiyor ama bu değişimin de bir ritmi, bir süresi var. Bazı şeyler zamanla gidiyor, bazılarıysa kalıyor. Hababam Sınıfı gibi, Tosun Paşa gibi. Bugün hâlâ Tosun Paşa’ya niye gülüyoruz? Çünkü hâlâ var. Meseleler aynı. Karadeniz’e bak mesela… Hâlâ yer kavgası. Bu aslında çok temel bir insan çatışması. İki Karadenizli kardeşin Yeşil Vadi kavgası. Ve bu hep olacak. Meseleler aynıolduğu için güldüğümüz şeylerin bir kısmı da aynı kalıyor. Ama tabii ki her şey değişmiyor değil. Değişiyor.
Biçim değiştiriyor. Kıyafet değiştiriyor. Ama içerik aynı. Aslında sen aynısın. Sadece üstündeki elbise değişmiş…
– Komedinin hiç var olmadığı bir distopya düşünürsek sence böyle bir dünya nasıl olurdu? Ve bugünkü Türkiye ile ne kadar benzerlik taşırdı?
Bence inanılmaz sıkıcı olurdu. Bugün bile televizyona bakıyorsun. Kaç tane komedi programı var? Ne kadar az. Bir sitcom yok. Bir komedi dizisi yok. Yazmıyor insanlar. Çünkü toplumdan alamıyorlar bunu. Şu an görüyorum; insanlar gülecek bir şey bulamıyor. Herkes hayat kavgasında, hepimiz öyleyiz. Ekonomik açıdan da söylemiyorum sadece, ülkenin zor durumu açısından da…
Ama bir hayat kavgası var ve bu kavga günden güne zorlaşıyor. Adamın iki çocuğu var, okutacak. Evi var, geçindirecek. Neye, nasıl gülecek?
Ülke aslında çok trajikomik bir hâlde. Evet, çok komik tarafları var ama daha çok dramatik bir hâlde. O yüzden komedinin olmadığı bir evreni ben düşünemiyorum açıkçası. Zaten imkânsız. Dediğim gibi, insanın doğuşundan itibaren komedi başlıyor.
Doğuyorsun…
“Bu çocuk niye ağlamıyor?” diye popona vuruyorlar. Ben mesela o yaşta gülmeyi bilsem, gülerdim. Çok gülerdim. Düşünsene, yaşamak için popona şamar yediğin bir dünya… İlk nefesini şamar yiyerek alıyorsun. Bu başlı başına çok saçma zaten. O yüzden komedinin olmadığı bir evren çok sıkıcı olurdu. Bence mümkün de değil. Komedinin hiç var olmadığı bir distopya da ülkenin şu anki durumuna çok benzerdi diyelim.
– Her sözün bir “taraf”a ait sayıldığı; herhangi bir lafın linç kültürüne meze olduğu bir ortamda komedi üretmenin bedelini nasıl ödüyorsunuz? Neye gülüyoruz, neye gülemiyoruz sence bu sınırları kim çiziyor?
Aslında toplum çiziyor. Topluma ait olan biz çiziyoruz. Bir yandan da ülke çiziyor. Mesela siyasetle ilgili bir şey yapamıyoruz. Niye?
80’li yıllarda Metin Akpınar, Zeki Alasya Cumhurbaşkanlarını, Başbakanları, siyasetçileri eleştiriyordu. Onlar da gelip izliyor, alkışlıyordu. Keşke bugün de böyle olsa. Bunu herhangi bir parti üzerinden söylemiyorum. Keşke gerçekten böyle olsa. Ne kadar mutlu olurum.
Polisle ilgili bir şey yapamıyoruz. Askeriyeyle ilgili bir şey yapamıyoruz. İyi anlamda bile yapamıyoruz. Zaten polisle, askerle, siyasetle ilgili kötü bir skeç niye yapalım ki? Ama iyi anlamda da dokunamıyoruz. Bazı konulara dokunamadığımız için, bu sınırlar toplumsal reflekslerle ve sistemin kendisiyle çiziliyor.
“Her taraftan sınır ihlali”
Bir de evde klavye başında bekleyen bir kesim var. Nedenini bilmiyorum. Ama varlar. Bir şey yapsan da linçlesek diye bekliyor. Mesela bir skeçte peyzaj mimarlarıyla ilgili bir şaka yaptık. Kötü bir şey de söylemedik. “Hani onlar da mimar mı?” gibi bir şaka. Bir hafta sonra Peyzaj Mimarları Odası’ndan — ismi tam bu olmayabilir — on kişi en önde oturmuş, bizden özür bekliyor. Özür dilemek zorunda kaldık. Şaka yapıyoruz. Bu bir şaka programı. Sosyal medyada çok mesaj alıyoruz: “Şunun skecini yapın. Bunun skecini yapın.” diye. Yapıyorsun. Aynı insanlar bir hafta sonra skecin altında seni yerden yere vuruyor. “a bir hafta önce bunu yap diye yırtınan sendin. İnsanımıza da gerçekten belli olmuyor. Klavye başında bekleyen insanlar çok tehlikeliler. Sıkışıp kalıyorsun. Ne yapacağım o zaman? Dokunulamayacak alanlar bu kadar çoğaldığında komedi yapmak doğal olarak zorlaşıyor. Bugün Türkiye, Cumhuriyet tarihinin komedi açısından en zor dönemlerinden birini yaşıyor.
– 7 yıldır devam eden bir komedi programının içindesin. Günümüzde toplumun mizah anlayışını da popüler kültür öğeleri şekillendiriyor. Program özelinde bu durumu olumlu ve olumsuz olarak nasıl değerlendiriyorsun?
Bazen popüler kültür ögelerini, bazen popüler kültüre kurban gitmiş kişileri, bazen de popüler kültürün kendisini skeçlere koyuyoruz. Ama bunu genelde eleştirmek, taşlamak, hicivlemek için yapıyoruz. Kötü anlamda söylemiyorum; zaten bunlar güldürüyor, ben de gülüyorum.
Popüler kültürle bizim yaptığımız iş arasında çok güçlü bir bağ var. Çünkü biz mizahı toplumdan alıyoruz. Toplumda ne varsa televizyonda ve sinemada onu yansıtıyoruz. Hatta bazen skeç yazmakta zorlandığımızda otobüse biner, vapura biner, kalabalığa karışırdık. İnsanlar ne konuşuyor, ne yapıyor diye bakardık. Pandemide bunun zorluğunu çok yaşadık. Kalabalık yoktu, insan yoktu. “Bu hafta ne yazacağız?” dediğimiz zamanlar oldu.
“Mizah algısı popüler kültüre göre şekilleniyor”
Mizah toplumun aynasıdır. Ama çok acayip bir paradoks var: Toplum bir yandan “Beni anlat” diyor, anlattığında da “Hayır ben öyle değilim” diyor. İki yönlü bir durum bu. O yüzden popüler kültürle mizah elbette iç içe. Ama bugün geldiğimiz noktada bu ilişki hâlâ sağlıklı mı, ondan emin değilim.
Çünkü popüler kültür çok başka bir yere evrildi. Bugün daha çok insanların ünlü olabilmek için kullandığı bir alana dönüştü. “Herkes bir gün beş dakika ünlü olacak” lafı var ya, gerçekten oradayız artık. Çok ünlü var, çok fenomen var, çok Instagramer, çok TikToker var.
Bu yüzden popüler kültür doğru kullanıldığında iyi, yanlış kullanıldığında çok kötü. Mizaha yön verdiğinde de ister istemez seni olumsuz etkiliyor. Çünkü insanların mizah algısı değiştiğinde, sen iyi bir şey yaptığında bile karşılık bulamayabiliyorsun. İnsanlar kötüye gülüyor oluyor. Sonra da sana dönüp “İyi mizah yapmıyorsunuz” diyorlar. Ama iyi mizahı da zaten izlemiyorlar.
– Bugün mizahın giderek daha hızlı tüketilen, çabuk anlaşılan ve hemen tepki veren bir şeye dönüşmesi yaratım sürecini sence nasıl etkiliyor?
Bu durum aslında teknolojinin gelişmesiyle ve hayatımıza bir sürü mecra girmesiyle başladı. Eskiden bir tane televizyon vardı. Oturup onu izlemek zorundaydın. Mecbur. Bitecek, başka seçenek yok.
Şimdi ise bir milyon tane var. Birine geçiyorsun başka bir şey, öbürüne geçiyorsun başka bir şey. Her şey çok hızlı tüketiliyor ve biz artık çok sabırsızız. Sabrımız kalmadı. Sinemaya niye gitmiyoruz? Biz bile gitmiyoruz. “En son ne zaman sinemaya gittin?” desen düşünürsün. Ben en son hangi filme gittiğimi bile hatırlamıyorum. Çünkü evimizde her şey var. Oturup bir şeyi izlemeye sabrımız yok. Şarkılar bile artık çok kısa. Herkesin bir acelesi var gibi. Herkes bir yere koşuyor, bir şeyi yakalamaya çalışıyor. Genç kuşaktan duyduğum bir şey var, beni gerçekten şok etmişti: Filmleri 2x, 2.5x hızda izliyorlar.
İnanılmaz bir şey bu. Ben hiçbir şeyi çarpı iki hızda izleyemem. Bu hız ve sabırsızlık hali, ister istemez mizahın da daha yüzeysel, daha çabuk tüketilen bir şeye dönüşmesine neden oluyor; bu da üretim sürecini her geçen gün biraz daha zorlaştırıyor.
– Artık geleneksel kanallarda çocukluğumuzda olduğu kadar komedi dizileri/programları göremiyoruz. Ülkenin gülüşünü kaybetmesinde sence bunun etkisi var mı, halk göremediği bir şeyi unutuyor olabilir mi? Sence gülerek iyileşebilir miyiz?
Eskiden insanlar sitcom yazardı, komedi dizileri, sinema filmleri yazardı. Şimdi bunlar neden bu kadar az? Çünkü toplumdan ne alıyorsan onu veriyorsun ama artık alamıyoruz. Ne benden alabiliyorsun, ne senden. Herkes bir yarışın içinde. Herkes bir yere koşuyor. Sürekli halledilmesi gereken işler var. Eskisi gibi oturup sohbet etmeyi, gülmeyi özledik. Komedi yazarları da halktan alamadığı bir şeyi geri veremiyor. O yüzden tamamen kurmaca, uydurma işler inandırıcı olmuyor. İzlerken anlıyorsun; hangisi gerçek bir yerden geliyor, hangisi gelmiyor. Kimse “fake” bir hikâyeyle yola çıkmak istemiyor.
“Kendi gerçekliğimizle yüzleşip dalga geçersek ancak o zaman toplum olarak iyileşebiliriz”
İşin bir de sektörel tarafı var. Kanallar mizah istemiyor. Çünkü mizah eleştirir. Ne kadar kaçarsan kaç, eleştirir.
Komedi biraz el bombası gibidir; ne zaman, nerede patlayacağı belli olmaz. Kanallar da “bizim elimizde patlamasın” diye korkuyor. Bir komedi işi gönderiyorsun, elli tane revize geliyor:
“Buna dokunmayalım.”, “Şunu çıkaralım.”, “Bu alınır mı?”
Sonra ne kalıyor? Dram kalıyor. Ama orada da kötü karakter kötülüğüyle kalıyor. Bir bedel ödemiyor. Eskiden bizde “sempatik kötü” vardı. Yanlıştı ama sonunda bir karşılığı olurdu.
Şimdi yok. Kötü hiçbir şey kaybetmiyor. Bu da insanlara şunu düşündürüyor: “Demek ki kötü olursak bir şey olmuyor.” O yüzden halk göremediği şeyi unutuyor olabilir. Ülke olarak gülüşümüzü kaybettik. Ama şuna inanıyorum: Mizahla iyileşilir. İlk adım, insanın kendi yarasıyla dalga geçebilmesi. Biz bütün kusurlarımızı kullanırız. Mizah oradan çıkar. Kendi gerçekliğinle dalga geçebildiğinde iyileşirsin. Gerçekten iyileşirsin.
Komedyen dediğin insan alınmaz. Alınan komedyen olmaz. Her şeyin şakası yapılabilir bence. Çok ileri gitmediğin, etik sınırlar içinde kaldığın sürece.
– Peki sen bu konuda üzerinde bir sorumluluk hissediyor musun?
Tabii ki hissediyorum.
Çünkü ben de bir komedyen adayıyım. Hâlâ yolumuz var ama bu sorumluluğun farkındayım. Şu an Çok Güzel Hareketler üzerinden konuşuyorum çünkü içinde olduğum proje bu. Ama mesele proje değil; mesele niyet. İnsanları güldürmek istiyoruz ama sadece güldürmek değil, düşündürmek de istiyoruz.
En kötü skecimizde bile bir konu, skecimizin bir derdi olsun istiyoruz.
“Gülsünler ve gitsinler” diye yapmıyoruz.
Bir girişi olsun, bir gelişi olsun, bir sonucu olsun. Sonra şu soruyu soruyoruz: İnsanlar bundan ne aldı? Biz bundan ne aldık? Daha fazlasını yapmamız gerektiğinin farkındayız. Ama izin verildiği sürece yapabiliyoruz.
– Dijital dünyada belirli kitlelere yönelik içeriklerin geniş hayran kitlelerine ulaştığını gözlemliyoruz. İnsanların tek tip komediden sıkıldığını söyleyebilir miyiz? Geleneksel televizyon mizahının yerini dijital dünyada nasıl bir anlayış alıyor, gelecekte bizi nasıl bir komedi iklimi bekliyor?
Aslında az önce anlattığımız her şey bununla bağlantılı. Şu an televizyonda komedinin alanı yok. Gerçekten yok. “Komedi dijitalde var, televizyonun yerini aldı” gibi bir durumdan da söz etmiyorum. Mesele şu: Televizyonda komediye yer kalmadı. İki tane program var: Çok Güzel Hareketler ve Güldür Güldür. Üçüncü bir komedi programı yok. Olmayınca ne oluyor? İnsanlar doğal olarak dijitale yöneliyor. Ama şunu da söyleyeyim: Televizyonda daha fazla komedi olsa bile insanlar dijitalde de izlerdi. Çünkü dijital, daha kısa ve daha esnek bir alan sunuyor.
Bir de herkesin komedi anlayışı farklı. Hasan Can Kaya’nın hitap ettiği başka bir kesim var mesela. Küfre takılan var, takılmayan var. Bu yanlış–doğru meselesi değil; alışkanlık meselesi. Ama net olan şu: Televizyonda komedi dizilerinin ve programlarının azlığı, dijitaldeki komediyi daha da büyütüyor. Toplum gülmeye aç.Bunu sokakta çok net görüyorsun. İnsanlar “sayenizde gülüyoruz”, “hayatta bununla ayakta kalıyorum” diyor. O yüzden dijital mecraların çoğalması bence kötü bir şey değil.
Peki gelecekte televizyonda komedi hiç olmayacak mı? Ben buna inanmıyorum. Bir noktada bu döngü kırılır. İlla bir kanal, bir yapımcı, bir yönetmen çıkar. Ben dijitalleşmenin televizyondaki komediyi tamamen yok edeceğine de inanmıyorum. Zaten televizyonun biteceğine hiç inanmıyorum.
Hâlâ çok büyük bir izleyici kitlesi var. O yüzden mesele dijitalin çoğalması değil. Benim rahatsız olduğum şey, televizyonda komedinin bu kadar az olması. “Dijital bizi ele geçirecek” gibi bir korkum da yok. Öyle bir şey olmaz zaten.
– Tarih boyunca Aristophanes’ten Aziz Nesin’e, günümüzde Ricky Gervais’e kadar mizah çoğu zaman birilerini rahatsız ederek var oldu. Sence komedinin ahlaki bir sınırı olmalı mı, yoksa rahatsızlık hissi zaten olması gereken mi?
Bence mizahın ahlaki bir sınırı olmalı. Sınırı olmazsa, birbirimize her şeyi söyleyip adına “mizah” deriz. Bu olmaz. Ama mesele yasaklar değil; üslup ve bağlam. Bağlamı doğru kurduğun sürece her şeyin şakası yapılabilir. Bağlam yoksa olmaz.
Mesela çoğu kişinin birbirine söylediğinde alınacağı bir şeyi ben söylediğimde alınmıyorsun. Ama aynı şeyi başkası söylese alınabilirsin. Çünkü ben komedyenim; orada şakasını yapma hakkım var. Ama şunu da kabul edelim: Talihsiz komedyen şakaları da var. Biz “şaka yaptık” diyoruz ama karşı tarafı gerçekten incitebiliyor. Başka bir yarasına dokunmuş olabiliyorsun.
Mizahın bir de daha sert bir tarafı var; ofansif mizah. Biz Çok Güzel Hareketler’de bunu yapıyoruz. Bana yapılan şakalar da ofansif; body shaming var mesela. Ama ben bunu body shaming olarak görmüyorum. Ortada olmayan bir şeyle dalga geçilmiyor. Kiloluyum ve bununla barışığım. Burada önemli olan ne kadar ileri gittiğin ve nerede durduğun.
Peki mizahta rahatsızlık hissi olmalı mı? Olmalı. Zaten tarih boyunca hep böyle olmuş. Herkesi mutlu edemezsin. Herkes aynı şeye gülmez.
“Tiyatro muhaliftir” derken kastedilen de bu aslında. Bu, siyasi bir muhalefet değil. Tiyatro birilerini rahatsız eder. Çünkü içinde taşlama vardır, laf sokma vardır. Bir taraf kazanır, bir taraf kaybeder. Bunlar olduğu sürece rahatsız olanlar olacaktır.
Özetle: Herkes aynı şeye gülmez. Birileri rahatsız olur, birileri güler.
– Bütün bunların ışığında sen en çok neye gülüyorsun?
Aslında en çok kötü şakalara gülüyorum. Hani ortamı bir anda buz gibi yapan ama bir yandan da çok komik olan şakalara. Bir de dedeme çok gülerim. Dedem hâlâ beni üniversite öğrencisi sanıyor. 32 yaşındayım, çalışıyorum ama İstanbul’dan dönerken cebime harçlık sıkıştırıyor. Bence inanılmaz komik.
Genel olarak şuna gülüyorum: beklenmeyene. Duruma.
İnsan hâline. Kusurlara, saçmalıklara, küçük anlara… Yani aslında hayatın kendisine…
Sitemizdeki diğer röportajlara da göz atabilirsiniz.
Yazarın (Zeynep Çelebi) diğer yazıları da ilginizi çekebilir.
Korsan Edebiyat’ı instagram üzerinden de takip edebilirsiniz.
Haftalık bültenimize ücretsiz abone olup gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.
– Hacı Ahmet AK ile Komedi Üzerine

