Deniz Kenarı
Deniz kenarında yürüyordu ama yüzünü karaya doğru çevirmişti. Adımlarını hızlandırdı. Nereye gideceğini bilmiyordu. Gideceği adresin buralarda bir yerde olacağı söylenmişti ona. “Sahilin sonuna git, orda bir deniz feneri göreceksin, onu geç, yürümeye devam et. Burada beton biter sahilden yürümek zorunda kalırsın. Eğer dalgalar yüksek olursa ayağın biraz ıslanabilir, korkma yürümeye devam et. Deniz fenerinden yaklaşık beş yüz metre sonra kulübeye benzer bir ev göreceksin. Dışı maviye boyalı, rengi hafif solmuş, hemen önünde ise kırmızı sardunyalar. Eve varınca kapıyı üç kere tıklat. Bak burası çok önemli tam üç kere vuracaksın kapıyı; ne iki ne de dört tam tamına üç. Anlaştık mı? Ev sahibi, biraz huysuzdur aslında tam olarak huysuz değil ama ne desem özenlidir, titizdir. Böyle küçük ayrıntılara çok önem verir. Bakma şimdi insanlardan köşe bucak kaçtığına. Eskiden öyle miydi o? Bizim gençliğimizin en çapkın, en yakışıklı delikanlılarından biriydi. Ama vurdumduymaz değildi diğerleri gibi. Çok iyi bir hayatı oldu işte rüzgâr bir anda ters yöne esiverince. Konuşmanın tam bu noktasında susmuş, uzunca bir süre uzaklara bakmıştı. Onun ise ne yeni patronu umurundaydı ne de hikayesi. Adamın kim olduğunu, ne yaptığını, onu bu duruma düşüren olayı biliyordu. Gazetelerden okumuştu. Son iki yılda tam on bakıcı değiştirdiğini de biliyordu. Tüm bunları bilmesi işi kabul etmesine engel değildi. Paraya ihtiyacı vardı ama en çok da insanlardan kaçmaya…
Adamın dediği gibi beton yol bitmiş, toprak yol başlamıştı. Biraz önce gördüğü manzara değişmeye başlamıştı üstelik. Lüks yalıların, pahalı arabaların yerini derme çatma gecekondular, çıplak ayakla sokakta oynayan çocuklara bırakmıştı. Havadaki yoksulluğun, çaresizliğin kokusu genzini yakıyordu. Bu kadar hızlı bir değişim onu şaşırtmıştı. Bu insanlar böylesine derin bir uçurumun içinde nasıl yan yana yaşayabiliyorlardı? Peki O neden buraya gelmişti? Tüm o parıltılı hayatını geride bırakıp neden bu izbe kasabada, tek başına yaşıyordu? İnsanlar o olayı çoktan unutmuştu bile. Öyle olur her zaman başka bir olay olur ve unutulur. Bu değişim hızı onu hep çok şaşırtmıştır. Bir gün çok ünlü ve zengin olan biri hemen ertesi gün kendini unutulmuş ve tüm parasını kaybetmiş olarak bulabilir. Zemin hep kaygandır, insanlar tehlikeli… Tüm bunları düşünürken hızı iyice yavaşlamıştı. Ayaklarının altındaki nemli toprak işleri çok zorlaştırıyordu. Ayakkabılarımı çıkarsam mı diye düşündü bir an ama hemen vazgeçti. Hava soğuktu, üstelik nemli toprağın ayağının altında bırakacağı his midesini bulandırdı. Bata çıka yürümeye devam etti. Ufukta deniz feneri görünüyordu. Epey bir yolu vardı daha. Hızlanması gerekiyordu.
“Bu işi neden istiyorsunuz? Hem çok gençsiniz daha, başka yerde çalışabilirsiniz. Böyle tatili bile olmayan bir yorucu bir iş,” adamın sözünü bitirmesine fırsat vermeden konuşmaya başlamış ve “İşi istiyorum, paraya ihtiyacım var ve siz iyi bir ücret teklif ediyorsunuz,” demişti. Daha fazla ayrıntı vermeye gerek yoktu. Onun hakkında ne kadar az bilgi sahibi olurlarsa o kadar iyiydi. En iyisi hiç anlatmamaktı. Hem ne diyecekti ki, kimden kaçtığını neden kaçtığını anlatmak o kadar kolay mıydı? Daha kendi bile olanları hazmedememiş, kabul etmekte zorlanıyorken…
“Tamam o zaman anlaştık,” demişti adam yüzünde garip, sinsi bir ifadeyle. Anlam verememişti ama çok üstünde durmadı bu bakışın. Paraya ve saklanacak yere ihtiyacın var, bir sürelik idare et diyerek rahatlamaya çalışmıştı kendini. El sıkıştılar, adresi tarif etti, onun maaş için banka bilgilerini aldıktan sonra tam kapıdan çıkarken “Kendine dikkat et, saklanmak için kaçtığın yer senin mezarın olmasın,” dedi. Buz gibi oldu bu sözler karşısında ama donup kalmıştı bir kere, kıpırdayamadı bir saniyeliğine. Kendine geldiğinde hafifçe gülümsedi ve kafasını sallayarak odadan ayrıldı.
Şimdi eve bu kadar yaklaşmışken bu ânı neden tekrar yaşıyordu. “Kaçtığın yer mezarın olmasın…” zaten benim mezarım hazırdı diye düşündü kafasından bu sözleri çıkarıp atmak isterken. Deniz fenerine gelmişti bile. Hava kararmaya başlamıştı, üşüyordu. Gökyüzündeki bulutlara baktı. Kapkara bulutlar içini kararttı. Rüzgâr daha sert esmeye başlamıştı şimdi. Montuna daha sıkı sarıldı. Önünde sadece beş yüz metre kalmıştı. Adamın dediği gibi mavi boyalı evi gördü. Zaten buralarda başka ev görünmüyordu. Uçurumun kıyısında tek başına bir ev. İnsan neden gelip buraya saklanır ki? Ölüme bu kadar yakın olmak için mi yoksa her istediğinde ölümün bir adım uzakta olduğunu bildiğinden mi? Dalgalar şiddetini arttırırken bir an önce eve ulaşma isteğiyle adımlarını hızlandırdı. Bir adım, bir adım daha, çok az kaldı.
Eve vardığında hava iyice kararmıştı. Yağmur henüz başlamamıştı ama dalgaların sesleri korkutucuydu. Kapıyı çalmadan derin bir nefes aldı. Arkasını dönüp denize baktı, karanlıkta daha korkutucu görünüyordu. Deniz fenerinin solgun ışığı artık tehlikeli olduğu için bu rotayı kullanmayan denizciler için yolu hâlâ aydınlatmaya devam ediyordu. Hazır olduğunda kapıyı üç kere çaldı ve bekledi. Ahşap mavi kapı gıcırtılar eşliğinde açıldı. Onu gördü. Gri sakalı iyice uzamıştı…
“Gel bakalım, sen kaç gün dayanacaksın göreceğiz. Hiç kimseyi istemiyorum desem de beni dinlemiyorlar,” diye söylenerek arkasını dönüp yürümeye başladı. O ise bir an tereddüt etti. Açık kapıdan girmeli miydi yoksa yol yakınken geri mi dönmeliydi?
İçeri girip kapıyı ardından kapatırken kulaklarında hâlâ adamın sözleri yankılanıyordu. “Kaçtığın yer mezarın olmasın…” Kapıyı kapattı. Fırtınanın tüm sesleri dışarda kalmıştı, içerde ise derin bir sessizlik vardı adeta ölüm sessizliği…
Yazarın (Zeyno) diğer yazılarına da göz atabilirsiniz.
Korsan Edebiyat’ı instagram üzerinden de takip edebilirsiniz.
Haftalık bültenimize ücretsiz abone olup gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.
– Deniz Kenarı

