Anasayfa » Röportaj » Nazım Yiğit Alpman İle Röportaj

Nazım Yiğit Alpman İle Röportaj

Dünyayı dolaşmak, yeni yerler ve kültürler tanımak, birçok insanın en büyük hayalleri arasındadır. Ancak çeşitli nedenlerden dolayı bu hayali ya hiç gerçekleştiremiyor, ya da çok küçük bir kapsamda gerçekleştirebiliyoruz. Günümüzde, dünyanın her yerine fiziksel olarak gidemesek de; yapılan birçok belgesel sayesinde en azından o yerler hakkında tatmin edici bilgilere ulaşabiliyoruz. Yakın zamanda yaptığı belgesel tadındaki programla adından söz ettiren ve izleyicilerin beğenisini kazanan Nazım Yiğit Alpman ile kısa bir röportaj gerçekleştirdik.

-Öncelikle bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?

1999’da Özel Doğuş Lisesinden, 2003’te de İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesinden mezun oldum. Kısa bir süre yapım şirketinde çalıştıktan sonra Digiturk dizi kanallarına altyazı yaptım. Aynı zamanda, BirGün Gazetesi’nde haftalık basketbol yazıları yazdım ve Doğuş Grubu’ndan çıkan aylık basketbol dergisi SLAM’e çeviriler yaptım. 2012’de İZ TV’de ‘Yolda’ isimli seyahat programına başladım. 2016 ortasına kadar devam ettim. Şimdi yine İZ TV’de ‘Durma’ isimli bir kuşak yapıyorum. Eurosport ve TivibuSpor’da da spor spikerliği yapıyorum. Genelde basketbol ve golf anlatıyorum.

-Belgesel sizin için nedir?

Belgelere dayalı, zamana yayılmış sinema estetiğine yakın olan işler diyebilirim. Ben, belgeselci değilim. Seyahat/eğlence programı sunuyorum.

(Nazım Alpman – Nazım Yiğit Alpman)

-Babanız Nazım Alpman çok iyi bir gazeteci. Onunla aranızda nasıl bir ilişki var?

Babamla arkadaş gibiyiz. Çocukluğumdan beri böyle oldu. Birlikte spor yapmaktan, uzun mesafe yüzmekten, basketbol ve masa tenisi oynamaktan büyük keyif alıyoruz. Eskisi kadar sık yapamasak da Kilyos’ta dalgalara atlamak açık ara en sevdiğimiz atraksiyon. Tabii sadece dışarıda vakit geçirmiyoruz. Lise yıllarımdan kalma bir alışkanlık olarak hâlâ NBA maçlarını izliyoruz. Babamla tanışan arkadaşlarım hep şunu söyler; “Ne güzel bir ilişkiniz var, arkadaş gibisiniz.”

-Yaptığınız “Yolda” programında çekimler sırasında başınıza gelen en ilginç olay neydi?

Pekin’de soğuktan dolayı mikrofonun donması, (akşam güneş battıktan sonra -16 derece oluyordu) daha ilk bölümün çekimi sırasında Roma’da Cem Yılmaz’la karşılaşmak, Barselona’da sırt çantasının çalınması ve o esnada hırsızın sesinin kayda girmesi, Kenya’da safariye çıkmadan öğleden sonra beklenmedik bir anda leopar görmek (ki leoparı gece uzaktan görmek bile mucizedir) ilginç olayların başında geliyor.

-Şimdiye kadar nereleri gezdiniz? Sizi en çok etkileyen yer neresiydi?

20 civarı ülke gördüm. En çok Çin Seddi’nden etkilendim. Yaşam biçimi olarak da Barselona derim.

-Yeni programınız hakkında da biraz bilgi verebilir misiniz?

Gittiğim yere elimden geldiğince uyum sağlayıp, keyifli vakit geçirmeye çalışıyorum. Bunları da mümkün olduğu kadar doğal haliyle ekrana yansıtmak derdindeyim.

-Ülkemizde ve dünyada sevdiğiniz seyahat belgeselcileri kimler?

Gittiği her ülkede kendisi gibi olduğu için Barış Manço. Anthony Bourdain’in No Reservations, Parts Unknown ve The Layover serilerine rastladığım zaman kaçırmıyorum. Yabancılar arasında istikrarlı olarak belgesel yapan o aklıma geliyor. Belgeselci sayılmasa da bir program sunucusu olarak Guy Fieri’yi ve programı Diners Drive-Ins & Dives’ı çok seviyorum. Amerikalılar bir olayı dramatize etme konusunda çok başarılılar. Mizanseni çok iyi kurgulayıp doğalmış gibi gösterebiliyorlar. Türkiye’de ise televizyon kanallarındaki gezi programları, sunum, çekim tekniği ve kurgu olarak maalesef batının birkaç ışık yılı gerisinde.

-Birçok insanın hayalidir dünyayı gezmek. Ama bunu çoğu insan gerçekleştiremiyor. Bu hayal gerçekten çok mu zor?

Türkiye’de zor ve giderek daha da zorlaşıyor. Hele ki (çalışanlar için söylüyorum) Schengen ülkelerine gitmek isterseniz masraf artıyor. Diyelim Uzak Doğu’yu kafanıza koydunuz bu kez de uçak bileti pahalı. Ama kararlı olanlar bir şekilde yolunu buluyor. Bunu lise ve üniversitede gerçekleştirmek çok daha kolay. Yaş ilerledikçe daha da zorlaşıyor. Batılı ülkelerin vatandaşları kimlik ya da ehliyetle yurt dışı seyahati yapıyor. Uçak, tren, otobüs ile bütün Avrupa’yı arşınlayabiliyorlar. Seyahat etmek bize batıdan gelen bir eylem. Hem yeni öğreniyoruz, hem de bürokrasiye tosluyoruz. Coşkun Aral bir keresinde şöyle demişti; “Çocuklu bir Rumen ailesi, evlatları henüz 3-4 yaşındayken seyahat etmeye başlıyorlar. Çocuk 16 yaşına geldiğinde kendi başına yabancı ülkeleri gezecek bilgi, birikim ve görgüye sahip oluyor. 18 yaşında ise kıtalar arası seyahat edebilecek seviyeye geliyor. Türkiye’de bunun olması için uzun yıllar geçmesi gerekiyor.”

-Bu işi yapmak isteyen insanlara tavsiyeleriniz neler?

Eğer kafanıza koyup hedeflerinize doğru ilerlerseniz hayat zaten sizi o noktaya getiriyor. Ama bir anda “Ben de program sunmak istiyorum” noktasında gelirse “Ben de şarkı söylemek istiyorum”dan bir farkı kalmıyor.

Hakkında Zeynep Çelebi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*