Son Haberler
Anasayfa » berfinsu » Sinek, ampül ve biz

Sinek, ampül ve biz

Anlattıklarını bitirdikten sonra öfkeyle, biraz da yenilginin verdiği bitkinlikle söndürdü sigarasını. Öfkesinin bir tek bana olduğunu bilmek, kuracağım bütün cümleleri çıkmaz sokaklara sürükledi. Dışarda bütün gün esen rüzgârın uğultusu, şimdi sağır etmeye başlamıştı kulaklarımı. Kaynayan çayın buharıyla dolan dar mutfakta anlattıkları; rahatsız edici, çirkin, koca bir anıt gibi dikildi karşıma. Bütün ortak sancılar, o an ikimiz hariç kimsenin duymadığı çığlıklarla boşanıyordu soluklarımızdan. Her şey gözlerimde, hayatımda hiç tatmadığım bir biçimde büyüyordu. İnsan her zaman biraz iyi olduğuna inanmak ister ya, soru işaretlerini silecek iyiliklerini tutar aklında. Ama duyduklarım bana aitti ve hiç de sandığım gibi şeyler söylemiyordu. İkimiz de ümitsizce bir şeyin, birinin sessizliği bölmesini bekliyorduk.

Biz hariç mutfakta bir sinek vardı. O da; bana sebepsizce yıllar önce gördüğüm esmer, çelimsiz, zayıf yüzünde uzun sakalları olan ve kadınları çok seven bir adamı hatırlattı. Tıpkı onun; kadınların etrafında dönmesine benzettim, sineğin ampulün çevresinde bizim göremediğimiz bir çekimle uçmasını. Ampul kim bilir ne zaman takılmıştı oraya, üstündeki toz katmanı güçsüz ışığını daha da yormuştu. Duyduklarıma o da şahitti ve o da suskundu mutfaktaki herkes gibi. Sonunda birimiz konuştu;

“Ee, bir şey demeyecek misin?” diye sordu gözlerindeki akşam mahmurluğuyla. Galiba demeyecektim, ama dedim.
“Bu kadar yalanı nasıl uydurdun?”
“Bilmiyorum, belki kanımda vardır.”

Düşünmeden konuşmaya devam ettim, çünkü düşünsem susardım. Hep yaptığım gibi!

“Söylemesi bu kadar kolay oluyor demek ki. Bir kere alışınca; en yakın arkadaşına da, sevdiğin kadına da söylüyorsun kolayca.”
“Kolay olduğunu kim söyledi? Sen geçmişte değildin sanki öylece yargılıyorsun bütün yaptıklarımı! Sanki bütün suçlarımız, yalanlarımız ortak değil.”
“Bizim hiçbir şeyimiz ortak değil, ben mücadele ediyorum her şeyle, herkesle. Sen sürekli yanlışlarını saklamaya uğraşıyorsun. Hep diyorum sana, bırak biri sevecekse zaten yanlışlarınla da sever. Saklama bu kadar her şeyi!”
“Bir düşün bakalım, bunca zaman sustuklarını arkadaşım dediğin kime anlatsan yanında kalır? Ben sana söyleyeyim mi? Hiç biri kalmaz. Saklayacaksın ki, savunmasız kalmayasın. Sadece hatalarını değil hep söylüyorum sana; neler yaptın, nelerden vazgeçtin, ne kadar yol aldın hiç anlatma. Sen bil yeter.”

Yine düşünmeye başladım, sustum. Bunun onu daha da kızdırdığını biliyordum, yine de sustum. Galiba artık anlıyordum. Ama ben ondan farklıydım, öfkem hiçbir zaman onunki kadar somut olmadı. Konuşmaya devam etti;

“Ne diyorsun peki, saklamak mı doğru, yoksa anlatacak mısın dostlarına bütün bunları?”
“Aptalca konuşma, bizden başka kimse bilmeyecek. Yoksa bu zamana kadar kimse kalmazdı yanımızda.”
“Haa bir de o var zaten dimi, kim var ki ulan yanımızda? Ne çabuk inanıyorsun iki tatlı söze, bir güzel bakışa, hep yanındayım zırvalarına. Dünya sevgiyle dönmeyi bırakalı çok oldu, aç gözlerini de, sıyrıl şu insanlara olan yersiz güveninden. Yine ben olacağım yanında, beğensen de, beğenmesen de.”
“Beğenmeyecek bir şey yok. Sen kötüsün, karanlıksın hepsi bu! Zaten her şey de senin suçun! Ben kimseye yalan söylemek istemedim.”
“Başkalarına yalan söylediğimiz yetmiyor, şimdi kendi içimizde de mi bölüneceğiz? Konuşma artık. Anlat dedin anlattım, bilmiyormuş, haberi yokmuş gibi üçüncü şahıs ayağına yatma.”
“Hiç bir zaman sen olmak istemedim!”
“Ben olmak diye bir şey yok, zaten öylesin, hep öyleydin!”
“Yapayalnız kalmak istiyorum inan ki, sen sonsuza kadar sus istiyorum.”
“İstediğin gerçekten buysa susacağım, ama istediğinin bu olmadığını ikimiz de çok iyi biliyoruz, yalnızlıktan ölesiye korkuyorsun, tıpkı benim gibi!”
“Ben yalnızlıktan değil ölümden korkarım, hala öğrenememişsin.”
“Ölüm korkulacak bir şey değil, biliyorsun o şiiri…”
“Hangi şiiri?”
“Keşke başkalarını dinlediğin gibi dinlesen beni de!”
Sustum, dinledim karanlık boğucu sesini,

“Ölüm, avutan da -ne çare ki- yaşatan da;
Hayatın sonu; yine de tek ümit, tek güven;
Bizi bir iksir gibi kavrayan, sarhoş eden;
Karda kışta, boralar, tipiler arasında.

Akşamlara kadar didinmek gücünü veren;
Parıldayan tek ışık, kapkaranlık dünyada;
Dört kitabın yazdığı o koskocaman handa
Mümkün artık doyup, dinlenip uyuyabilmen.

Sihirli parmaklarla, üstüne titreyerek,
Uykuların en güzelini getiren melek;
Yoksulun, çıplağın yatağını yapan eller.

Tılsımlı ambar; tanrıların şerefi, şanı;
Yoksulun dağarcığı ve en eski vatanı;
Bilinmedik göklere açılan tâk-ı zafer.”

Daha fazla cevap veremedim. Bu sefer ben bir sigara yaktım. O korkusuzca gözlerime bakarken ben yapabildiğim kadar kaçırdım ondan. Sinek döndü dolaştı, aramızdaki masaya kondu. Leş gibiydi masa; ne yediysek üstünde, ne konuştuysak, ne sustuysak yine üstünde. O arada sinekle bile göz göze geldim, onunla gelmedim. Gerçi sinek de biraz bana “Kabullen öbür yarını” der gibiydi, ama onu da dinlemedim. Sigaram bitince söndürmek için elimi küllüğe uzatınca uçtu zaten. Biraz sonra kapı açıldı, ocak söndü, rüzgâr dindi, kalbim yavaşladı. Nimet abla başını uzatıp “Yatmadın mı yavrum daha, napıyorsun tek başına, pencereyi de kapat bak sinek doluyor içeri.” dedi.
“Yatıyorum şimdi abla, bölme sen uykunu.”

Hakkında berfinsu

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*