Anasayfa » Ece Eskiköy » Nusret Kemal’in “Sinema Nedir?” Sorusuna Cevabı ve Recep İvedik Üzerine
Recep İvedik

Nusret Kemal’in “Sinema Nedir?” Sorusuna Cevabı ve Recep İvedik Üzerine

Nusret Kemal’in 1933 yılında Ülkü Dergisi’nde bir eleştirisi yayımlanır. Konusu Muhsin Ertuğrul’un “Söz Bir Allah Bir” filmi üzerinedir. Kemal eleştirisinde “Türk Filmi Nedir?” konusunu öne sürer. Türk sinemasının amacının “İnkılâbı memlekete yaymak, milli kültürün yeni telakkilere (kabullere) göre kurulmasında ve inkişafında (açılmasında) amil olmak, halka bilhassa bedii (güzel) zevkleri inkişaf ettirici terbiyevi eğlence vermek, Türk memleketini, Türk halkını, Türk kültürünü ve Türk inkılâbını dışarıya tanıtmak.” olduğunu savunur. Kemal, Muhsin Ertuğrul’un “Söz Bir Allah Bir” filminde, ayrıca “İstanbul Sokaklarında” ve “Karım Beni Aldatırsa” filmlerinde de bu amacı gütmediğine değinir. Bu filmlere Türk filmi demekten ziyade ancak Türkçe filmler denebileceğini ifade eder. Her Türkçe filmi Türk filmi olarak değerlendirmeyen Nusret Kemal, bu filmler için “… Türkçe filmler, sanat şöyle dursun, birçok galiz (terbiye dışı) ve müstekreh (iğrenç) his ve manzaraları karmakarışık perde üzerinden geçirmekten ileriye varamıyor; halk bunu istiyor gibi haksız bir telmihte bulunarak Türk halkına, Türk kültürüne en büyük hakareti yapmak küstahlığını gösteriyor. Sinemacılık, bütün terbiye işleri gibi, bir şahsi menfaat işi olmaktan ziyade bir milli hizmet işidir. Temenni edelim ki, henüz başlangıcın bocalamalarında fazla sendeleyen ticaret sinemacılığımız, mili kültürümüzdeki hizmet rolünü bulmakta ve o rolün icap ettirdiği yüksek sanat ruhuna ermekte gecikmesin.” açıklamalarında bulunur.

Muhsin Ertuğrul’un bahsi geçen filmlerini izlemediğim için onlar hakkında söz sahibi olmasam da genel olarak Nusret Kemal’in sinemanın ne olduğu konusundaki görüşlerine hak verdim. Fikret Hakan’ın “Türk Sinema Tarihi” isimli kitabında bu açıklamaları okurken bir yandan da sinemanın bence ne olduğunu düşünüyordum. Aklıma ilk olarak Şahan Gökbakar’ın Recep İvedik serisi geldi. Kendi kendime “Türk Filmi/Sineması Nedir?” soruna, “Kesinlikle Recep İvedik gibi bir adamın halkın zihnine aşılandığı bir araç olmamalıdır!” cevabını verdim.

2017 yılının son aylarına kadar Recep İvedik’ten kuşkusuz nefret ettim. Sadece ilk filminin bazı sahnelerini televizyonda verildiği bir zamandan hayal meyal hatırlıyordum. Bir de sanırım üçüncü filmini ilk çıktığı zaman arkadaşlarımla internetten izlemiş miydim yoksa izlemeyip sadece hakkında konuşmuş muyduk hatırlamıyorum bile. Bunlar dışında serinin diğer bölümleri hakkında uzun zaman hiçbir fikir edinmedim. Sonraları senaryo yazarlığı eğitmenim Derya Biçer vesilesiyle biraz olsun Recep İvedik’e ilgi duymaya başladım. Hocamın değişiyle Recep, içimizden biriydi. Var olma mücadelesi veren bir yurdum insanı… Ve kabul etsek de etmesek de Şahan Gökbakar gerçekten takdire şayan bir iş çıkarmıştı ortaya. Bir seneye yakın bir zamandır Recep’i anlamaya gayret ediyorum. Tabii ki sevmek zorunda değilim ama varlığına saygı duymam gerektiği bilinciyle onu sorguluyorum. Nusret Kemal’in sinema üzerine düşüncelerini de okuduktan sonra artık Recep İvedik’in bütün bölümlerini seyredip ona göre hakkında belli yargılara varmam gerektiğinin farkına iyice vardım. Geçtiğimiz üç hafta içinde bütün bölümlerini izledim. Evet, benim için ölmek gibi bir şeydi ama ölmedim. Artık Recep İvedik’ten nefret etmiyorum ama onu hâlâ sevmiyorum ve evet, varlığına saygı duymak için kendimi zorluyorum. Sadece üçüncü filmi biraz sevdiğimi itiraf edebilirim. Zamanında izlemiş olsaymışım mutlaka unutmazmışım. Demek ki arkadaşlarımla sadece üzerinde konuşmuşuz. Değişik! Yer yer güldüm, yer yer iğrendim, yer yer hüzünlendim, yer yer hak verdim ama her defasında daha çok kızdım. Bu kadar şansını zorlamamalı diye düşündüm. Ayak uydurmanın bu kadar zor olmaması gerektiğini düşündüm. Bu durumun acaba onun özgürlüğünü kısıtlamak demek mi olduğunu bile düşündüm. Ama hayır! Sözcüklerin varlığını insanların varlıklarından bile üstün tutan biri olarak Recep’ten değişmesini istemek onun özgürlüğünü kısıtlamak demek olmadığına kanaat getirdim. Çünkü özgürlük sözcüğü kadar edep sözcüğü de mevcut kâinatta. Edep sözcüğü, saygı sözcüğü, devinim sözcüğü, iyi sözcüğü… Ne bileyim?

Bilindiği üzere toplum içinde osurup, geğirmekten çekinmeyen; yemeğe bütün parmaklarıyla dalan; küfür etmekten, kaba kuvvetten sakınmayan; emekçilerinden ve hayranlarından özür dilerek söylüyorum ki insanımsı bir tanımlanamayan cisim Recep. Tabii ki bir yansıma! Toplumumuzda var olan abartılı ya da bu abartıya yakın bütün Receplerin yansıması… Fiziği umurumda değil. Çünkü şimdiye kadar insanları asla fiziksel görünümleriyle yargılamadım. İnsan kilolu olabilir, kıllı olabilir, ucuz bir giyim tarzına sahip olabilir; her gün, her yerde aynı kıyafetleri giyebilir ama her zaman temiz olmak zorundadır; toplum içinde zarif davranışlarda bulunup, kullandığı sözcükleri özenle seçmek zorundadır. İnsan evvela kendine saygı duymalıdır. Bu sebeple güzel giyinmeli, temiz olmalı, kibar olmalı, güzel sözcükler kullanmalıdır. Dış dünyaya yansıyan insanın asıl kendine duyduğu saygıdır. Evet, bence Recep, kendini bile saymayan saygısız biridir. O yüzden verdiği var olma mücadelesi de beyhudedir. Var olmanın saygınlığı da berberinde getirdiğine inanan biri olarak kendine ve çevresine saygısı olmayan Recep İvedik ve benzerlerinin kâinatta yok olmaları gerektiğini düşünüyorum. Ete kemiğe bürünmüş olmak, insan olmak demek değildir çünkü. Aklıyla vardır insan ve insanın varlığını maharetli kılan ise her geçen zaman daha da çok iyiye devinimidir.

Osurmak, geğirmek, çatal-bıçak kullanmak yerine parmaklarının yardımıyla yemek yemek, küfür etmek… Bunlar da insana has özelliklerdir evet! Ancak vurgulamaya çalıştığım şu ki; Recep, hayati bir hastalığı olmadığı takdirde toplum içinde osurup-geğirmenin doğru bir davranış olmadığını; başı sıkışınca küfre, kaba kuvvete başvurmaktan ziyade her güzel sözün bittiği yerde vücut bulan sükûnetin erdem olduğunu; yemeği karşısındakinin iştahını kapatmayacak şekilde adabına uygun yemeyi, temiz olmayı, kendisini ve karşısındakini saymayı öğrenmek zorundadır. Zorunda değil ancak yeniden birini sevebilmelidir. Sibel’i benliğinden koparamayacağı muhakkak ama bu demek değil ki yeniden biri giremez kalbine, aklını çelemez biri! Recep kendini iyi edecek, kendini daha da güzelleştirecek birini mutlaka sevmelidir, âşık olmalıdır ve o birini kazanmak için gerçekten insanca mücadele etmelidir.

Büyük kıyametler, devasa kahramanlar beklemeye gerek yok; insanın kendisini ve başkasını saymadığı bir dünya; insanın birini ya da birilerini sevmediği bir dünya; insanın birileri tarafından sevilmeye gayret etmediği bir dünya cehennemdir ve cennet yalnızca iyiye devinen yolların bitimindedir. Dünyamızı bir üst paragrafta yer bulan küçük küçük iyiye devinimlerle kurtaracağımız bilincini hor görmemeliyiz! Serinin devamı gelir mi bilmiyorum ama Recep’in artık sadece topluma değil, bilhassa insan kalmaya ayak uydurduğu yeni bir bölüm mutlaka çekilmelidir.

Sinema büyük kitleleri bir araya getirebilen, aynı anda büyük kitlelere sesini duyurabilen büyük bir icatken daha çok para kazanmak uğruna feda edilmemelidir. Çünkü anladığım kadarıyla bu işin içindekiler belli ölçütlere sadık kalarak yalnızca daha çok kazanmak derdindeler. Ün kazanmak, para kazanmak… Ama insanı kazanmak azının derdi sanırım, belki hiçbirinin… Bence sinema, güzellikleri geniş kitlelere aşılamak için kullanılmalıdır. İyiliği yaymakta, kötülüğe göğüs germekte araç olarak görülmelidir. Çünkü varlığının mantıklı hiçbir amacı olmayan bir adamın osuruğuna gülecek, kaba kuvvetini örnek alacak vaktimiz yok. Dünya tarihiyle kıyaslayınca henüz doksan beş yaşında, emeklemekten yürüme aşamasına ya geçmiş ya geçememiş belli olmayan ama artık emin adımlarla yürümesi gereken, hatta uzun mesafeli koşuların karşı konulmaz birinciliğine layık olan, oysa daha yolun çok başında, çok genç bir toplumuz. Yürünecek ne kadar yolumuz var bilmiyorum ama edinmemiz gereken birçok bilgi, kendimizi daha da iyileştirmemiz gereken birçok konu var. Bu sebeple Nusret Kemal’e sinemaya biçtiği amaç konusunda hak vermeli ve sinemayı menfaat işinden çok milli bir hizmet işi olarak görmeliyiz. İnsan yetiştirmek gayesiyle bir eğitim aracı haline bile dönüştürebiliriz bence sinemayı. Zor değil, gayret etmeliyiz. İnanın ki hiç sıkıcı da değil, insan öğrendikçe daha çok eğleniyor; herkes ve her şey iyiyken daha rahat koyuyor başını yastığına… Mesele herkesin ve her şeyin iyi olmadığının farkında olmak…

Hakkında eceeskikoy

Fransızca Öğretmeni Yazar

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*