Son Haberler
Anasayfa » Edebiyat » Konuk Yazar Mustafa Aslan – Sevda’m Kara Sevdam
sevdam kara

Konuk Yazar Mustafa Aslan – Sevda’m Kara Sevdam

Adım Selim. 29 Yaşındayım. Evleneli daha 23 gün 6 saat 27 dakika oldu. Daha evleneli 23 gün olmuş; günleri, haftaları, saatleri mi sayıyorsun demeyin dostlarım. Öyle bir sancılı evlenme süreci geçirdim ki hani derler ya başıma gelenler pişmiş tavuğun başına gelmez diye, benim ki de öyle işte. Pişmiş tavuktan aşağı kalır yanım yok anlayacağınız.

Sevda’yla kuzenim Orhan sayesinde tanıştık. Bir gün sevgilisi Pelin’le dışarı çıkacakları zaman beni de davet etti Orhan. “Ya yok abi ben gelmeyeyim. Hem ben sıkılırım sizin yanınızda,” dediysem de Orhan’ın ısrarlarına dayanamayıp ben de onlara katılmak zorunda kalmıştım. Orhan, Pelin, ben Kadıköy’deki Altınoğlu Pastanesi’nde buluştuk. Biraz zaman geçince Pelin’in arkadaşı Sevda da bize katıldı. Sonradan öğrendiğime göre -bunu Orhan bana kendisi anlattı- Orhan’ın asıl amacı Sevda’yla benim aramı yapmakmış. İstediği gibi de oldu. O gün biraz sohbet muhabbetten sonra ortam ısındı, espriler yapıldı, kahveler içildi, çayların biri gitti biri geldi derken Sevda’yla iyice kaynaştık. Pastaneden ayrılacağımız sırada telefon numarasını aldım. O günden sonra da iletişimimizi koparmadık. Her gün de telefonla uzun uzadıya mesajlaştık, konuştuk.

Birbirimizi tanıyalım, birlikte sinemaya tiyatroya gidelim, gezelim tozalım, Game of Thrones’un son sezonunu izleyip bitirelim derken birlikteliğimiz dokuz ayı devirdi. Dokuz ayın sonunda Sevda her buluşmamızda konuyu evliliğe getiriyor “Selim biz ne zaman evleneceğiz, beni annenlerle ne zaman tanıştıracaksın,” diye sorular soruyor; ben de “Birbirimizi biraz daha tanıyalım, hem daha yaşımız genç,” diye geçiştiriyor “Senin benimle evlenmeye niyetin yok, sen benimle gönül eğlendiriyorsun,” diye de azarı işitince “Ya Sevda ne alakası var hem bu evlilik işleri aceleye gelmez, biraz daha ağırdan alalım,” deyip durumu her defasında tatlıya bağlamaya çalışıyordum.

Bir gün yine bu evlilik meselesi yüzünden tartıştık. O günden sonra Sevda telefonlarımı açmaz, mesajlarıma yanıt vermez oldu. En sonunda da ayrılıyoruz diye mesaj atmış. Mesajın sonuna da bela içerikli bir de küfür eklemiş. Küfrü yiyince ertesi gün telefon numaramı değiştirdim. Tekrar küfür yemeye hiç niyetim yoktu çünkü.

Ayrılışımızın üzerinden iki hafta geçtikten sonra ağustos ayını geçirmek üzere Antalya’daki yazlığa gittim. Gündüzleri sahile gidiyor, denize giriyor, turistlerle yarım yamalak ingilizce ile muhabbet ediyor, şehirde amaçsızca geziniyor, akşamları o bar senin bu bar benim dolaşıyordum. Bir gün yine eve gece geç vakitte gittim. Kapı açıktı. Kapının koluna dikkatlice baktığımda kapının kolunun hasar gördüğünü fark ettim. Acaba eve hırsız mı girdi diye tırsıp kömürlüğe koştum. Kalın bir odun parçası bulup evin girişine geri döndüm. Kapıyı yavaşça açıp içeri girdim. İçerinin ışığı yanıyordu. Koridordan geçip salona vardığımda kanepenin üzerinde battaniyeyle birisinin yattığını görünce kanepeye doğru kısa adımlarla ilerledim. “Hooop birader ne işin var burada?” diyerek bağırdım. Battaniyeyi üzerinden çektikten sonra Sevda’yı karşımda görünce ağlamakla gülmek arasında kalmıştım.

Kanepede doğrulup uykulu haliyle “Yaaa Selim ne oluyoooo? Niye bağırıyorsun? Hem o elindeki odun ne?” dedi Sevda. Konuşurken odun kelimesine öyle bir vurgu yapmıştı ki, acaba bana mı odun demek istiyor diye de düşünmekten kendimi alamadım. Elimdeki tahta parçasını bir kenara bırakıp kanepenin yanındaki koltuğa yerleştim.

“Sevda senin ne işin var burada? Kapıya ne oldu? Eve hırsız girdi sandım.” dedim.

“Sana ulaşamayınca Orhan’ı aradım. O da Antalya’daki yazlık eve gitti deyince buraya geldim, akşama kadar bekledim, gelen giden olmayınca çilingir çağırıp kapıyı açtırdım,” dedi.

“İyi halt ettin,” dedim. Yani öyle söylemedim de içimden geçirdim.

“Sevda niye buradasın sen,” diye sordum

“Seninle konuşmaya geldim,” dedi.

“Neyi konuşacağız sevda,” dedim.

“İlişkimizi,” deyince yüzüm düşünceli bir hal aldı. Sen telefonlarıma, mesajlarıma cevap verme, ayrılıyoruz diye mesaj at, mesajın sonuna da kavgada söylenmeyecek küfür ekle, sonra da hiçbir şey olmamış gibi kalk İstanbul’dan Antalya’ya gel; ilişkimizi konuşacakmışız bak sen!

“İlişkimizi mi?” diye çıkıştım. “Ne ilişkisi Sevda, ortada ilişki mi kaldı? Hem ayrılalım diyen sen değil miydin,” dedim. “Ne olur öyle söyleme Selim, ben seni çok seviyorum. Ne olur ayrılmayalım,” deyip ağlamaya başladı. Onu öyle görünce boğazım düğümlendi bir şey de diyemedim. O gece hafif çakırkeyif olduğumdan da konuyu fazla uzatmadım. “Yarın konuşuruz bunları Sevda, hem sen burada uyuma yatak odasında uyu, ben kanepede uyurum,” dedim. Yatak odasına gidip çarşafları, yastık kılıflarını değiştirdim. Sevda’ya da annemin geceliğini verdim. Gece bir ara Sevda su içmek için mutfağa gitmiş. Mutfaktan bağırma sesini duyunca uyandım. Bir hışımla üzerimden battaniyeyi atıp mutfağa doğru koştum. Sevda da bağırarak salona doğru yönelince koridorda karşılaştık.

“Ne oldu Sevda,” diye sordum.

“Selim mutfakta fare var,” dedi. Hızla mutfağa gittim. Fareyi masanın kenarına dökülmüş ekmek kırıntılarını yerken görünce bir hışımla ayağımdaki terliği çıkarıp fareye doğru fırlattım. Farede kıvrak bir hareketle terlikten kurtulup mutfağın bir köşesine gitti. Ayağımdaki diğer terliği de çıkarıp ona doğru tekrar bir atış yaptım. Bu sefer adrese teslim bir atış gerçekleştirmiştim ama fare için öldürücü bir darbe olmamıştı bu. Terliği yiyince buzdolabının arkasına kaçtı dişlek kemirgen. Terliklerimi attığım yerden alıp hemen salona geri döndüm. Sevda kanepede oturmuş korkudan tir tir titriyordu. Bir bardak su içirdim. Titreyerek “N’aptın Selim,” diye sordu? “Kaçtı şerefsiz, yakalayamadım. Ben yarın icabına bakarım onun,”deyip Sevda’yı tekrardan yatak odasına gönderdim. O da ayağında annemin çiçekli terlikleriyle pıtı pıtı yürüyerek yatak odasına gitti.

Sabahleyin kulağımda ince bir acıyla uyanmıştım. Uyanır uyanmaz fareyle göz göze geldim. Tırsıp battaniyeyi olanca hızla üzerimden attım. Fare de kedi görmüş gibi bir hışımla kanepenin üzerinden yerdeki halının üzerine atlayıp kaçtı. O şaşkınlıkla doğruca lavaboya gittim. Musluğu açıp elimi yüzümü yıkadım. Havluyla yüzümü kurularken aynada kendime baktım. Kulağımdan hafif kan aktığını görünce hemen yatak odasına koştum. Kapıya vurup “Sevda kalk,” diye seslendim. Sevda da birkaç dakika sonra kapıyı açıp annemin çizgili geceliğiyle karşıma dikildi. “Sevda hadi çabuk hazırlan hastaneye gidiyoruz,” dedim. Gözlerini ovuşturup “Ne hastanesi Selim sabahın köründe,” deyince “Yattığım yerde fare kulağımı kemirmiş,” dedim. Sevda da kahkahalara boğuldu tabii.

Aceleyle evden ayrılıp aşağı sokaktan minibüse bindik. Şoföre ücreti ödeyip en öndeki koltuklara yerleştik. Koltuğa oturur oturmaz fark ettim ki evden çıkarken ayakkabılarımı giymeyi unutmuş çok sevdiğim Mickey Mouse’lu terliklerimle dışarıya çıkmışım.

Birkaç durak sonra yaşlı bir teyze minibüse bindi. Minibüste boş yer olmayınca Sevda’da eliyle teyzeye yer vermem için bana işaret etti. Ayağa kalkıp “Geç teyze otur sen,” dedim. Ağır hareketlerle yerleşti koltuğa. Oturur oturmaz da Sevda’yla koyu bir muhabbete daldılar. Torunu varmış, yurt dışında çalışıyormuş, kazancı da iyiymiş, derken konuyu evliliğe getirdi. “Evli misin kızım sen,” diye sorunca hemen olaya müdahil oldum. Kafamı uzatıp “Yok teyze evli değil, sevgiliyiz biz, yakında da evleneceğiz,” dedim. O an Sevda yüzüme öyle bir baktı ki söylediğimden utandım. ‘Ne diyorsun sen?’ gibisinden bir bakıştı bu. Ben de ‘Tamam tamam bir şey demedim’ dercesine bir bakış attım. Sevda da ‘Hah şöyle akıllı ol’ gibisinden bir bakış daha atınca tırsıp minibüsün ön camından dışarıyı izlemeye koyuldum. İki durak sonra minibüs iyice kalabalıklaşıp ayakta giden yolcu sayısı da artınca minibüsün ön camına kadar ilerlemek zorunda kalmıştım. Hastaneye gidene kadar da otobüsün ön camından halkı selamlayıp oy isteyen siyasi parti lideri gibi ayakta yolculuk ettim.

Hastaneye vardığımızda acil girişinden kayıt yaptırdık. Sırada muayene için bekleyen on kişi vardı. Yaklaşık yarım saatin sonunda acil servise girdim. Hemşire gelip “Şikâyetiniz nedir,” diye sorunca, “Kulağımı fare kemirdi,” dedim. Hemşire o ara öyle bir kahkaha attı ki, kahkahaları ördek vak vaklaması gibi hastanenin koridorlarında yankılandı. Neyse lafı fazla uzatmayayım; kulağıma pansuman yapılıp, kuduz aşısını da yaptırdıktan sonra muayenehaneden dışarı çıktım. Sevda koridorda bekliyormuş. Sevda’ya “Hadi Sevda gidelim” dedim.

“Selim,” dedi. “Evet, dedim. “Ya bu minibüste söylediğin yakında evleneceğiz derken ciddi miydin sen,” dedi. “Ben onu teyzeye seni rahatsız etmesin diye söyledim,” deyince, Sevda yüzüme şiddetli bir tokat atıp hastane koridorlarından dışarıya doğru koşmaya başladı. Eli de ağırmış. O an şimşekler çaktı, yıldızlar uçuştu gözümün önünde. Bir hışımla ben de koşturmaya başladım arkasından. Koştururken Mickey Mouse’lu terliğimde ayağımdan çıkıp koridorda bir yerlere savruldu. Sevda’yı hastanenin bahçesinde yakaladım. Kolundan tutup “Ya Sevda ben öyle demek istemedim bir dinle,” dedim. Yüzüme tekrardan tokat atınca iyice sinirlendim. “Ne halt yersen ye umurumda değil anladın mı,” deyip o sinirle arkama bile bakmadan terliğimin diğer tekini almak için hastane girişine doğru yöneldim. Hastane koridorlarında terliğimi ararken temizlik görevlisi elinde pas pasla karşıma dikildi. “Abla buralarda hiç Mickey Mouse’ lu terlik gördün mü?” diye sordum. “Ha o mu? Onu ben hastanenin arkasındaki çöp konteynerine attım, çöp arabası yeni geldi, koşturursan yetişirsin,” deyince ayağımdaki diğer terliği de çıkarıp ceketimin sağ cebine koydum. Olanca hızımla yalın ayak hastane binasından dışarıya çıktım. Sağa sola bakındım. Çöp arabasının hastane bahçesinden ayrıldığını gördüm. Koşturarak arkasından yetişmeye çalıştım. Avazım çıktığı kadar bağırarak arabayı sokağın sonuna kadar takip ettim. En sonunda araba durdu. İçinden otuzlu yaşlarda üniformalı bir belediye işçisi indi. “Abi ne oluyor? Niye bağırıyorsun arkamızdan,” diye de sitem etti. Nefes nefese kalmıştım.

“Ben,” dedim… “Ben….”

“Evet abi ne istiyorsun,” dedi. Nefes alıp verişlerim düzelince, “Terlik… Terliğimi çöpe atmışlar onu alacağım,” dedim. “Ya abi git işine ya,” diye bağırınca ayağımı gösterdim. Belediye işçisi bana bakıp duraksadıktan sonra arabanın arkasındaki çöp girişini açtı. Deli herhalde diye geçirdi içinden diye düşündüm. Elimi çöplerin arasına daldırıp terliği aramaya koyuldum. Çöpleri karıştıran evsiz yurtsuz insanlar gibi ben de çöpleri karıştırıp Mickey’i arıyordum. Terliğimin tekini bulunca sevinçten terliği öptüm. Sonra iğrendim. Terlik çürük yumurta gibi kokuyordu. Belediye çalışanına dönüp “Sağ ol abi,” dedim. “Bir şey değil birader,” deyip arabaya bindi. Ceketimin ceplerini yokladım. Bu sefer de terliğin diğer tekini kaybetmiştim. Çöp arabasının arkasından koşarken diğer tekini de düşürmüştüm anlaşılan.

Tek terlikle ağır aksak yürüyerek geriye döndüm. Sokağın ortasına kadar gelip hastane bahçesinin önündeki kaldırımda bir köpeğin terliğimi ağzına almış kemirdiğini görünce hızlı adımlarla köpeğe doğru yürüdüm. O arada Sevda da ağlamaklı bir şekilde hastanenin bahçesinden sokağa çıktı. Göz göze geldik. Önünden geçerken sırf gıcıklık olsun diye elimle Sevda’ya güle güle işareti yapıp köpeğe doğru yürümeye devam ettim. Köpek de ürküp ağzında terlikle yolun karşısındaki kaldırıma geçti. Ben de arkasından hızla yola fırladım. Yola çıkar çıkmaz bir araba gelip bana çarptı. Patates çuvalı gibi yol kenarına savrulmuşum. En son hatırladığım şey ise kafamı kaldırım taşına çarpıp pekmezimin aktığı, yarı bilinçli halimle sedye üzerinde beni hastaneye götürdükleriydi. Bir ara Sevda’nın “Ne olur ölme Seliiiiiim” diye bağırdığını hayal meyal anımsıyorum.

Akşama doğru hastane odasında gözlerimi açtım. Sevda karşımdaki sandalyede oturmuş cep telefonuyla ilgileniyordu. Kafamda yedi dikiş, sağ kolumda alçı, üzerimde hastane elbisesiyle gözlerimi Sevda’ya diktim. Uyanır uyanmaz da Sevda bana bakıp. “Nasılsın Selim,” diye sordu. Hiçbir şey söylemedim, öylece sustum. Bir müddet sonra “Ben bugün İstanbul’a dönüyorum Selim, başını da yeterince belaya soktum zaten,” dedi. “Bu arada kıyafetlerini kuru temizlemecide yıkattırdım çekmeceden alırsın, bir de Mickey Mouse’lu yeni terlik aldım sana,” deyince yüreğimin en derin köşesinde fırtınalar koptu, çorak topraklara muson yağmurları yağdı, dalgalar kıyıya vurdu… Tamam tamam fazla duygusallaşmayayım…

O ara ağzımdan kelimeler bir hışımla çıkıverdi. “Benimle evlenir misin Sevda,” dedim. Bunu gerçekten en içten duyguyla söylemiştim. Ben hastanede yatarken kıyafetlerimi yıkatmış, Mickey Mouse’lu yeni terlik almış, bütün gün başımda beklemiş sevdiceğim; evlenme teklifi yapmasaydım da ne yapsaydım dostlarım? Allah çarpar, yukarıdan nokta atışıyla vururlardı beni.

Ben evlenme teklifi yapınca Sevda bir müddet duraksadı. Sonra yüzüme bakıp “Selim ne dediğini bilmiyorsun sen, kafanı çarptın pekmezin aktı ya bilincin yerinde değil senin,” dedi. “Sevda seninle evlenmek istiyorum ben, bunu istiyorum, en içten duygularımla istiyorum,” dedim. Ben öyle söyleyince oturduğu yerden kalkıp eli havada bana doğru yürüdü. Yine mi tokat yiyeceğiz derken “Seni çok seviyorum aşşşkıııııım” deyip boynuma sarıldı. Yanağımdan öpüp yanaklarımı sıktırdı. Hatırlıyorum da kakasında boncuk bulmuş ördek yavrusu gibi sevinmiştim o an.

Ertesi gün hastaneden taburcu olduktan sonra kol kola girip liseli şıkıdım sevgililer gibi evin yolunu tuttuk. O gün akşam annemleri arayıp durumu bildirdim. Bir hafta sonra da bir elimde çiçek, bir elimde lokumla ailecek İzmir’e kız istemeye gittik. Lokum da fıstıklıydı. İzmir’de adetmiş kız istemeye gelen damat adayına tuzlu kahve içirirlermiş. Tuzlu kahveyi de içtim. Rahmetli dedem her zaman derdi, “Bu işler böyledir oğul, ilk önce lokumu yersin sonra boku” diye. Ne kadar da haklıymış canım dedem.

Düğüne hazırlanmamız iki ay sürdü. Gelinliğiymiş, damatlığıymış, beyaz eşyasıymış, evin perdeleriymiş, düğün salonuymuş, ıvırı zıvırıymış derken bana elli bin liraya mal oldu. Otuz bin lirasını peşin ödedim. Yirmi bin lirayı da bankadan 12 ay taksitle kredi çektim. Borç senetlerini imzalarken de kendimi dünya bankasına borçlanan petrol fakiri üçüncü dünya ülkesi gibi hissetmiştim ya neyse.

Düğünde ilk dansımızı İrem Derici’nin “Kalbimin Tek Sahibine” şarkısıyla yaptık. Ankara havaları, Roman şarkıları derken gecenin ilerleyen saatlerinde içkiyi fazla kaçırınca kravatımı kafama geçirip masaların üzerine çıkmış, şıkıdım şıkıdım oynamışım. Ertesi gün kayın babamdan da olanca azarı işittim tabi. Kasap Cengiz’in damadı böyle oynayamazmış, dansöz gibi kıvırtamazmış, onu el âleme reklam etmeye hakkım yokmuş falan deyince kayın babamın karşısında öyle bir Türkçeyle konuşmaya başlamıştım ki hani sanırsınız Sezen Cumhur Önal TRT’de açık oturum program sunuyor, o derece yani. Haklısınız efendim, özür dilerim babacığım, bir daha olmayacak babacığım…

O değil de evlilik güzel şey dostlarım. Akşam işten eve gelince bakıyorsun ki ev temizlenmiş, kıyafetlerin yıkanıp ütülenmiş, önüne gelen bir tas sıcak yemek falan iyi yani… Benimki de fakir avuntusu belki de bilemiyorum artık…

Sevda şu anda yatak odasında uyuyor. Bu satırları yazdığımı görmesin, çemkirir. Hani korktuğumdan falan değil. Tamam tamam azıcıkta tırsıyorum. Hayatta asıl önemli olan farkındalık dostlarım.

Hakkında Misafir

2 yorum

  1. Batıni

    En son ne zaman bir hikâyeyi gülmekten okuyamaz oldum hatırlamıyorum. Gerçekten kahkaha atmaktan gözlerim yaşardı. Çok teşekkür ederim size ve kaleminize. Sağlıkla kalın.

    • Yorumunuz için tesekkürler ederim. Sadece biraz mizah yapıp güldürmek istedim. Hikayemi beğendinize sevindim sizde sağlıkla kalın 🙂

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*