Son Haberler
Anasayfa » Edebiyat » Konuk Yazar Mustafa Aslan – Kızıl Nehir’in Yaban Domuzları
Kızıl Nehir’in Yaban Domuzları

Konuk Yazar Mustafa Aslan – Kızıl Nehir’in Yaban Domuzları

Dayanılmaz bir baş ağrısıyla, kolumdaki ve vücudumdaki sargılarla uyanmıştım. Uyanır uyanmaz gözlerimi karşı duvarda asılı duran saate diktim. Saat 12:00’yi çoktan geçmişti. Başımın üzerinde bir serum şişesi asılı duruyordu. Kolumdaki iğne yeri ise iyice siyaha dönmüştü. Sorgulayan gözlerle etrafa göz gezdirmeye başladım. İçeriyi, perdeleri açık küçük bir pencereden giren güneş ışığı aydınlatıyordu. Duvarda asılı duran fi tarihinden kalma saatin altında da küçük bir yaban domuzu resmi vardı. Üzeri örtülü küçük bir sehpa odanın bir köşesine gelişigüzel yerleştirilmişti. Yatağın sağ tarafındaki duvarda, kırmızı renkli çağrı düğmesini fark edince kendimi zorlayarak uzanıp düğmeye basmaya çalıştım. Yapamadım. Sargılar ve kolumdaki iğne hareket etmemi engelliyor ve ben çabaladıkça vücudumdaki ağrılar şiddetini artırıyordu. Anlaşılan o ki bir müddet yatağa bağlı yaşayacaktım. Belki de hiç ayağa kalkamazdım.

Şu lanet olası düğmeyi neden daha ulaşılabilecek bir yere koymazlardı ki…

Birkaç deneme sonunda pes edince yüzümü pencereye doğru çevirip dışarıyı izlemeye başladım. Oda soğuktu. Üzerimdeki hastane elbisesiyle üşüyordum. Pencereden içeriye giren güneş ışığı ise odayı ısıtmaya yetmiyordu. Pencere camına vurup duran bir sinek gözüme ilişti. Bir süre o sineğin cama vurup dışarıya çıkmak için nasıl çabaladığını izledim. En sonunda o da benim gibi pes etti. Sineğin cama vurup çıkardığı cılız ses de yok olunca odadaki saatin tik taklarından başka bir şey işitemez olmuştum.

Duvardaki saat 13.30’u gösterdiğinde 1,60 boylarında, zayıf ve solgun yüzlü bir hemşire odaya girdi. Bana adını söyledi. Zayıf ve çelimsiz vücuduna rağmen gür bir sesi vardı. Başucumda asılı duran serum şişesini değiştirmeye çalışırken bana adımı, adresimi, iletişime geçebilecekleri bir yakınımın olup olmadığını, yaşadığım motosiklet kazasını hatırlayıp hatırlamadığımı sordu. Birbiri ardına gelen soruları yanıtsız bıraktım. Hemşire beni ne kadar konuşmaya ikna etmeye çalışsa da her seferinde susuyordum. Bir süre sonra kısık bir sesle sadece su içmek istediğimi belirttim. Çok susamıştım ve ağzımdaki kuruluk dayanılmaz bir hal almıştı. Hemşireden olumsuz yanıt alınca gözlerimi karşıki duvarda asılı duran yaban domuzu resmine diktim. O odadan ayrılıncaya kadar da tek kelime etmedim.

Sabah olanları zihnimde evirip çeviriyordum.

Sabah 07:30’da uyanmış, okula gitmek için hazırlanmış üst kattan aşağıya inmiştim. Annemle babamın mutfakta tartıştıklarını salondan işitebiliyordum. Lise son sınıftaydım ve gelecek sene polis akademisine kaydımı yaptıracağımı bir gece öncesi onlara açıklamıştım. Babamın benim yanımda yer almasına rağmen annemin bu duruma şiddetle karşı çıkması kavganın fitilini ateşleyen olay olmuştu. Bir gece öncesinden başlayan tartışma şiddetlenerek sabaha da taşınmıştı.

Altı üstü sadece akademiye gidip polis olmak istiyordum. Bu kadar büyütecek ne vardı ki? Ama unutmamalıydım ki bu yaşıma kadar öğrendiğim bir şey varsa o da kavga etmenin anne babam için tek sorun çözme yöntemi olduğuydu.

Mutfaktan gelen bağrışma sesleri iyice şiddetini artırdı. Tartışmaları bir an o kadar alevlenmişti ki, anne babanızı böyle görmektense arafta kalan ruhunuzun bir an önce cehenneme gitmesini bile dileyebilirdiniz. Onları hararetli bir tartışmanın içinde bırakıp bir hışımla evden dışarı çıktım. Varlığımı fark etmedikleri gibi yokluğumu da fark etmeyecekleri kesindi.

Babamın garajdaki motosikletini alıp oradan uzaklaşacaktım. Şansım yaver giderse bir kaza geçirir beynimi patlatır ve ölürdüm. Birkaç gün sonra da kilisede büyük bir kalabalık eşliğinde bir cenaze töreni düzenlerler, ahşap bir tabut içinde ilahiler ve dualar eşliğinde kilisenin mezarlığına taşınırdım. Adımın, soyadımın, ölüm ve doğum tarihimin yazılı olduğu mezar taşının üzerine de “Huzur İçinde Uyu” yazmayı da ihmal etmezlerdi sanırım.

Bu düşünceler içinde koşar adım garaja gittim. Motosiklete bindim ve üzerinde duran kaskı garajın bir köşesine fırlattım. Şanslıydım. Anahtar motosikletin üzerindeydi. Motosikleti çalıştırıp oradan olabildiğince hızla uzaklaştım. Kasabanın içinde bir müddet amaçsızca dolaştıktan sonra Kızıl Nehir’in güney kolu boyunca uzanan ormanlık yola saptım. Yol boyunca hızla ilerliyor birkaç saat önce olanlar yüzünden zihnim karıncalandıkça motosikletin hızını artırmaya devam ediyordum. Olanları aklımın en ücra köşelerine itmeye çalışırken, aniden irili ufaklı bir yaban domuzu sürüsü ormandan yola fırladı. Panikleyip bir hışımla motosikletin yönünü sağ tarafa çevirip firene bastım. Motosikletin arka tekeri kulağı sağır eden bir sesle kaymaya başladı ve ben motosikletin hakimiyetini kaybettim. Bir yaban domuzu yavrusuna çarpıp yere düştüm. Yerde yuvarlanarak yol dışına çıktım. Motosiklet yan yatıp kayarak ormanın içine doğru hızla yol aldı. Yaban domuzu yavrusu ise tiz bir ses çıkararak yol kenarına savruldu. En son hatırladığım şey ise yarı bilinçli halimle cep telefonumla acil çağrı merkezini arayıp yerimi bildirmemdi.

Hemşirenin ayrılışından yarım saat sonra bir doktor içeri girdi. Alnındaki kırışıklara ve saçındaki beyazlıklara bakılırsa kırklı yaşlarını çoktan devirmiş olmalıydı. Bana sorgulayan gözlerle baktıktan sonra sorular sormaya başladı. Kısa bir süre konuşup konuşmama konusunda tereddüt ettim. Konuşma isteğim baskın geldiğinde sorduğu bütün soruları kısık bir sesle cevapladım. Bir müddet sonra su içme isteğimi doktora da ilettim. Yine olumsuz yanıtını alınca Kızıl Nehir’in domuzlarına lanetler savurdum.

Hakkında Misafir

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*