Son Haberler
Anasayfa » Edebiyat » Feridun Andaç/Genç Meslektaşıma Mektuplar:(35)
Feridun Andaç

Feridun Andaç/Genç Meslektaşıma Mektuplar:(35)

ÖZLEYEREK YAZMAK 

Koru, 05 Temmuz 2018

Sevgili Kalemdaşım,

Bir tutkunuz yoksa nasıl yazarsınız?

Özleminiz, bağınız/bağlılıklarınız, arzularınız, keder ve sevinçleriniz…

Sonra gitmeleriniz, terk edişleriniz, terkedilmeleriniz…

Savrulmalarınız yoksa, öfkeleriniz, acılarınız…

Nasıl yazarsınız sahi, söyleyin bana.

Bir sözünüz olmalı ki, yazmaya soyunmalısınız. Üstelik, yazarak kendi cennetinizi yaratırsınız.

Bir insanı yavanlıktan, vasatlıktan ne kurtarır yazarken?

Bunların hepsi ve daha da çoğu.

Öyleyse bırakın sızlanmayı sevgili Kalemdaşım.

Yazın.

     

Yeniden yeniden yazın. Sıkıldınız mı, başaramadınız mı; yılmayın, dönün okuyun. Başkalarının neyi/nasıl yazdıklarını irdeleyin. Eğer ki sözünüz varsa, kolayca pes etmeyin. Bıkıp usanmadan yazın. Hatta yazdığınızı bir yana bırakın, alıp baştan, yeniden yazın, uğraşmayın önünüzdekini adam edeceğim diye.

Düşseniz de, yazarak kalkmayı öğrenin.

Severek acı çekmenin, başkalarının acısına bakmanın dilini öğrenin.  Ama n’olur sızlanmayın; ne hayatta ne de yazıda. Ve yüzünüzü doğaya dönün.

Geldiğim, yaşamayı seçtiğim bu yeni yerde/mekânda daha da erken uyanıyorum. Balkonumu kuş sesleri dolduruyor, güneşin ilk ışıklarını yakalıyorum onlarla.

       

İnsanlar buraya ölmek için geliyorlar belki, oysa ben yaşamak ve yazmak için geldim.

Evet, hatırlamış olmalısınız Rilke’nin o kült yapıtının başlama cümlesini. Sizin yerinizde olsam, bunu elimden hiç düşürmem.

Unutmayın, insan kendi çıkmazını kendi yaratır.

Evet, benim gözümde de yazan insan sürekli “iş başında”dır. Düşünerek, okuyarak, not alarak, hatırlayarak, giderek, gözlem yaparak, birileriyle konuşarak, hatta birilerini severek, özleyerek yazı yolunu yolculuğunu sürdürür.

Bu nedenle sevgisiz, tutkusuz yazılabileceğine inanmıyorum. Yazmak, adanış gerektirir. Bir tür kendi katedralinizi/mabedinizi kurarak yaparsınız bunu da.

Kuşkusuz size öğüt vermek değil niyetim. Kendi yaşadıklarım, hissettiklerim, deneyimlerimden söz ediyorum yalnızca.

       

Bakın, geçen gün, mutat çalışma yerlerimden Cafe Shop’ta sabahın erken saatinde arka bahçeye bakan balkonda çayımı yudumlarken karşıdaki upuzun tuğla duvarı seyre dalmıştım.

Bana eskimişliği, imkânsızlığı, ulaşılmaz olanı, aradaki mesafeleri çağrıştırıyordu bu duvar.

Bir ân, zaman zaman burada buluşup söyleştiğimiz bir dostumla önceki gün sinemada izleğimiz “Atölye” filmi üzerine konuşurken , onun anlattığı öyküyü hatırladım.

Dahası yaşadığı…

Yıllardır hapishanede ziyaretine gittiği, müebbet hapse mahkum bir şairle son görüşmesini anlatmıştı.

Burukluk, keder, imkânsızlık vardı orada. O, dile getirmese de; bu bir aşktı. İçeridekini ayakta tutan, dışarıdakini de özlemlerle yaşatandı.

Bu dostum sürekli hikâye taşıyan biriydi.

Tutup size bu mektubu yazdığım deftere o esinle (duvar/ hapislik/aşk) “Sevdiğimi Söyleme” adını verdiğim öyküyü yazdım. Faulkner, aşağı yukarı şunu söylüyordu; esin geldi mi, o duyguyu ertelemeyin, ne olursa olsun hemen yazın.

Evet, öyleydi de; işin işçiliği sonradan gelir.

Burukluk ve ezginlikle bitirdim öyküyü. Abartısız birkaç kilo vermişçesine iç erimesi yaşadım.

Çünkü imkânsızı biliyordum. Yaşanabilen duygusal çöküntüyü, özlemi ve biriktirmeyi, acıyı ve tutunmayı, bir imgenin insana neler yaptırabileceğini…

Ve ben, acıyı kovmak için yazmıştım bu öyküyü. Bir insanın bir insana yapabileceği kötülüğün ne olabileceğini de düşünerek üstelik.

Noktayı koyduğumda dostumu aramıştım.

Yazdığım öyküden söz etmiş, okumasını istediğimi söylemiştim.

O, biraz sonra, kanatlanarak gelmiş masada karşımda oturmuştu.

Suskunduk.

Defteri hafifçe, biraz da ürkerek, önüne sürdüm, okumaya başladı.

İkimizin de gözlerinde yaşlar birikmişti…

 

Sevgilerimle.

FA.

Not: Fotoğraflar sevgili Öğretmenimiz Feridun Andaç’a aittir.

Teşekkürler.

Hakkında Feridun Andaç

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*