Son Haberler
Anasayfa » Edebiyat » Feridun Andaç/Genç Meslektaşıma Mektuplar:(30)

Feridun Andaç/Genç Meslektaşıma Mektuplar:(30)

BAŞKA HAYATLARDAN, BAŞKA ZAMANLARA…

Alemdağ , 27 Nisan 2018

Sevgili Kalemdaşım,

Size benlik ateşiyle yazmaktan söz etmiş olmalıyım. Hatta bu soy yazarların (ki, Malcolm Lowry, Raymond Carver, Marguerite Yourcenar, Susan Sontag öyledirler benim gözümde) benlik ağrılarına baktığımızda, bunların dünyanın gidişatına itirazları da olduğunu gözleriz. Yani bir bakıma fırının ateşini en yakınında olan ateşçi ustası bilir.

Ne el uzanır ne de gönül değmez hesabı… o ateşlerde olmayanın hissederek yazamayacağından söz eder dururum.

Şimdi bir dostumun önermesiyle keşfine çıktığım Janet Frame’i okurken (özellikle de Soframda Bir Melek) bu olağanüstü özyaşam anlatısını var eden hayatın bütün renklerine, dokularına dönük yolculuğa çıktım. Daha bunu okurken, Bir Başka Yaza Doğru romanının sayfaları arasında gezinedurdum.

Evet, bir yanda “durdurulamayan bir kafa”sı olan insanlardı bunlar, ötede de bir dertleri/meseleleri olanlardı.

Öyle biri değilseniz, size sorarım:

Neden yazıyorsunuz?

Açın Malcolm Lowry’nin Yanardağın Altında romanının önce “Sonsöz”ünü okuyun.

Evet, o da, tıpkı sizin gibi; “yazdıklarını satmakta güçlük çeken” biriydi. Delirium ânları onu bağımlı kılmış olabilir, ama asla yaratıcılığına gölge düşürmemiştir, bence!

Siz de içedönük, dağınık, hatta kolayca savrulan biri olabilirsiniz. Tanrı aşkına Hemingway de öyle değil miydi, ya bizim Sait Faik? Calvino, ki o en sistematik yaşayanı; kendini Paris’e neden münzevi yaşamak için taşıdı? Unutmayın ki her yazarın bir ağrısı, bir arızası vardır. Dostoyevski, Marcel Proust, Kafka, Pessoa, Joyce, Woolf… Bazen yazdıkça görürsünüz bunu, bazen de yaşadıkça.

Şimdi biliyorum ki bana kızacaksınız böyle “üst perde”den konuştuğum için.

Oysa öyle demeyin; geldiğim, kendimi münzevi kılıp yazıp ettiğim bu yer hiç de kolaylıklarla oluşmadı. Hâlâ çalışan, üreten, hayatın içinde olan birinin başka şansı yok.

Yazarlık tüccarlıkla bir arada yürümez. Bir derdi, meselesi olanın dünyanın ağrısını görmesi/bilmesi/öğrenmesi/ hissetmesi için gitmesi gerekir. Önce insana gidip dokunması… Evet sınırları aşması gerekir. Tıpkı sizin şu an yaptığınız gibi.

Artık küresel bir çağdayız. İnsanların kaygıları, dertleri, kederleri, yoksullukları, maruz kaldıkları şiddet biçimleri, ortak çevre sorunları aynı.

Sahi, bunları görmeden, bilmeden, anlamadan ne yazabilirsiniz?

“Eğlenceli, çok satan şeyler” der gibisiniz!

Oysa başka hayatlarda, başka zamanlarda yaşanan gerçeklikleri görmesi için yazarın gitmesi, kendisini yeni bir görme yolculuğuna hazırlaması gerekir. Bunun için de algı biçiminin değişmesi, hatta yeni bir bakışı kuşanması kaçınılmaz. İşte farklı okumalar da bu nedenle gerekli; felsefeden tarihe, sosyolojiden psikolojiye birçok şey yazan insanı ilgilendirmeli.

Bizim dünyayı okumak dediğimiz de bir bakıma budur.

Geçen gün Fatih Akın’ın “Paramparça” filmini izlerken de bana düşündürttüğü buydu. Evet, çağın en temel sorunu olan ırkçılık ve şiddeti konu edinmişti Akın. Ama filmi bağlarken getirip karşımıza çıkardığı finalin ise tartışma götüreceği çok açıktı. Yani yönetmen öyküsünde eğer adalet sistemini iyi işletmezseniz, bu sonuçlar doğar; işte yalnızca bir aile parçalanmaz toplumlar, hatta uluslar da parçalanır…gibisinden bir sona varıyordu. Ki, bu bir bakıma yerinde tespitti; ırkçılığın ve şiddetin dini/dili/yurdu yoktu.

Sanırım bütün bunlar yaşamdan yansımalar gibi görünse de anlatıcının dünyayı nasıl/nereden okuduğuyla, hangi birikimle baktığı önemlidir.

     

Bana şu ân ne okuduğumu soruyorsunuz. Hatırlarsanız size şunu söylemiştim:

  • Önce kendim için okurum,
  • Sonra yazacağım yazı/kitap için okurum,
  • Daha sonra da öğrencilerim, okurlarım, dostlarım için okurum.

Bu anlamda bir zamandan başka zamanlara geçerim. Hayat kadar yazı yaşamım da bileşik kaplar gibidir. Sizin de bunu böylece keşfedip yol almanızı isterim.

Daha geçen gün Elizabeth Bishop’ın hayatını konu edinen filmden söz etmiştim size; “Nadide Çiçekler” (Reaching for the moon”). Ama henüz izlemediğinizi yazıyorsunuz. Başka hayatların öğreticiliğine, deneyimlerine dönüp bakın derim. Elbette ki öncelikle yazarların/sanatçıların/düşün insanlarının. Sizi nasıl başka kıyılara taşıyabileceklerini gözleyeceksinizdir eminim.

Geçen gün bir Anadolu lisesinde öğrencilerle söyleşimde onlara birkaç kitap/film okuma izleme önerisinde bulunurken “Teldeki Adam” belgeselinden de söz etmiştim. Bir işe, bir uğraşa, hatta bir sevgiye tutkuyla, bağlılıkla, inanç ve sadakatle kendini verenlerin nasıl başarılı olabileceğini görmelerini istemiştim.

Evet, bir şey önce ruhumuza derin biçimde işlemeli ki kendimizi alıp başka kıyılara taşıyabilelim. Bilmem siz ne dersiniz?

Sevgilerimle.

FA.

      

Not: Fotoğraflar Sayın Feridun Andaç’a aittir. Teşekkürler Öğretmenim…

Hakkında Feridun Andaç

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*