Anasayfa » Edebiyat » Feridun Andaç/Genç Meslektaşıma Mektuplar: (39)

Feridun Andaç/Genç Meslektaşıma Mektuplar: (39)

YOLLARIN  UCUNDA…

Odunpazarı, 26 Ağustos 2018

Sevgili Kalemdaşım;

Gene suskunluğa büründünüz. Dilerim size gönderdiğim Beş Çember Kitabı (Miyamoto Musashi) ile Claude Lévi-Strauss’un Uzaktan Yakından’ıyla Ayın Öteki Yüzü’nü bir arada okumaya başlamışsınızdır.

Bu ara antropoloji üzerine okumam çıkacağım yolculuklarla ilgili biraz da.

Gene de insanın suskunluğunun kanatlarını havalandıran duygunun nereden geçtiğini sorarsanız bana, yazmak derim.

Ama giderek yazmak. Nicedir yazmakta olduğum, sizin de bir ucundan bazı bölümlerini okuduğunuz “yolların ucu”, her şeye bir biçimde başlama anlatısı aslında.

Rebacca Solhit’in gezindiği yer/coğrafyalarla (ki bu daha çok düşüncede) yakın duruşlarımızı görünce yazdığım metin beni daha bir içine çekti. Yolculuktaydım Solnit’in kitaplarını okumaya başladığımda.

Evet, Lévi-Strauss daha ötelerde bir yerdeydi; ama bazen de kesişme noktaları yok değildi.

Şimdi bu yerde, sizinle yazının ve gitmenin diliyle konuşurken bile, burada, bu geçmiş zamanın bugüne taşınan tadı ve renklerinde her ikisinin de izlerini buluyorum.

           

Yürümenin bir felsefesi olduğunu öğreneli çok oldu. Dahası yürümekle düşünmek, gitmekle yazmak arasındaki bağıntıyı bir tür zaman/yaşam karşılaşmaları olarak almaktayım. Bu nedenle çocukluktan beri babamın yürümekle/yolculuk arasındaki yakın uzak duruşu, yeryüzünü yürüyerek ve zaman zaman da bisikletle giderek keşfetme merakı benim de merakım olmuştu.

Gitmeyi seçen bırakmayı da seçer. Bu da bir göze alıştır. Geçenlerde söz ettim mi size bilmem, kendimi okumalarına verdiğim Guillermo Cabrera Infante’nin sürgünlüğü üzerine düşünüp yazarken, ardında bıraktığı ülkenin/kentin onun için ne anlama geldiğini öyküsünü yazdığı Kayıp Şehir filmini yeniden izlerken bir kez daha gördüm.

Buyurun size oradan şiir gibi bir replik:

“Havana bir güle benzer,

yaprakları ve dikenleri vardır,

neresinden tuttuğuna bağlı,

sonunda sen ona tutulursun.

 

Kayıp değere sahip olamam,

ama kayıp bir şehre sahip çıkarım;

neden beni orda sevemiyorsun,

bunun bedeli çok zor.

Ben her yerden geliyor,

ve her yere gidiyorum.

Ustaların yanında ustayım,

dağların yanındaysa

bir dağım.

Güzel ve sadık olan

hoş ve doğru olan her şeye

dünyanın sefilliğiyle

ışıldamadan önce

kömür olan elmas gibi

kederimi yaşamak istiyorum.

Dağdaki küçük bir dere,

beni denizden daha mutlu eder;

öldüğüm zaman özgür olmak istiyorum…”

Ve not ederken bu diyaloğu, Shakespeare’in şu sözleri gelmişti usuma:

“Hangi yara vardır ki yavaş yavaş iyileşmesin!”

Gene de Henri Michaux’nun, “iz bırakan yara da bırakır”, sözünün nasıl bir iç sızısı yarattığını bilen bir anlatıcıdır Infante. Onun her bir yazdığının ucunda Havana rapsodisinin karşımıza çıkması da bundan.

Yani demem o ki sevgili Kalemdaşım, kendinizi yollara düşürmezseniz, yani bir “divane âşık” gibi gezinmezseniz, yazmanız zor, hatta yazılanlar yavan kalır. Eğer ki yazıda çoksesliliği yakalamak, anlatınızın bir melez anlatıya dönüşmesini istiyorsanız gitmeniz, kendi yolunuzun yordamını yakalamanız kaçınılmaz.

Şu linkteki türküyü izleyin/dinleyin. Tek bir ezginin ne çok söyleyiş biçimi yorumu olabileceğini düşünün.

Yazmak için ne/ler gerekiyor diye soruyordunuz ya; sanırım bunun yanıtı da biraz bu mektubumda.

Size döndüğümde “son mektup”umu yazacağım. Bir süreliğine gidiyorum buralardan.

Ömrüm boyunca bana yazılan “son mektup”ları okumadım hiç. Yazan kişinin bende hep iyi anılarıyla yaşamasını istediğimdendir sanırım bu da.

         

İnsan sevdiğine öfke duyamaz, kızamaz; sevmek onu bıraksa da yapamaz bunu.

Sevgilerimle.

FA.

Not: Fotoğraflar Andaç Hoca’ya aittir. Teşekkürler… 🙂

Hakkında KorsanEdebiyat.Com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*