Son Haberler
Anasayfa » Edebiyat » Feridun Andaç/Genç Meslektaşıma Mektuplar: (37)
yazar feridun andaç

Feridun Andaç/Genç Meslektaşıma Mektuplar: (37)

YAZINCA  GÖRÜLEN 

Yolda , 28 Temmuz 2018

Sevgili Kalemdaşım;

-Doğrusu bir öykünün/anlatının başlama noktasıyla bitişi önceden tasarlanamıyor. Yazınca görüp hissediyorsunuz her şeyi. Bir imgeden yola çıksanız da anlatılacak insan/yer/durum geliyor aklınıza sırasıyla. Anlatıyı kime anlattırıp kurduruyorsanız o sizin görüntü gözünüz oluyor. Her şeye onunla bakıyor, hissediyorsunuz.

O nedenle benim yazılarım bir yanıyla yaşamalarımın, diğer yanıyla da okumalarımın ürünüdür. Ama onları bir araya getiren ise düşsel imge yordamıdır, yani bu olmazsa hiçbir şey olmuyor.-

Sevgili Kalemdaşım;

Bu notu yeni yaş günümde açtığım yeni “okurken/yazarken” defterime kendim için yazmıştım aslında.

Sabah kendi kendimle kalmak için yola çıkmıştım. Gene uzun bir yolculuk bekliyordu beni. Kırların pastoral görüntüsüne dönünce yüzümü ruhum bambaşka bir renge bürünüyordu. Hele lavanta tarlalarının rengi, yaklaştıkça yüzüme rüzgârın taşıdığı koku…

Çantamda Hollanda’nın Uzak Asya’daki sömürgecilik dönemine ait bir roman vardı: Gizli Güç/Louis Couperus. Bir de Roland Barthes, Robert Burton, Walter Benjamin.

Her birini yolculuğuma katarken yazı okumalarıyla gönül okumalarını birlikte yürüteceğimi biliyordum.

Yol öncesi Augustinus’un İtiraflar’ı elimdeydi. Kitabın Latinceden çevirmeni Çiğdem Dürüşken’in ön yazısını okurken altını çizdiğim şu sözcükleri/söz öbeklerini defterime alt alta yazarak not etmiştim:

  • Tanrı’yı arayan,
  • Onu gönülde keşfeden,
  • Günahkâr,
  • Arınan,
  • Ölümü yazgılı bir insan,
  • Ölümsüzlük,
  • Acizlik,
  • Boyun eğiş,
  • Hakikati ararken,
  • Ruhun sessiz çığlığı,
  • Tövbekâr,
  • Üslup zenginliği,
  • Edebiyatsever,
  • “Benim için anlamı ne? Merhamet et ki konuşabileyim.”
  • Dünyevi başarı,
  • Kazanma kaygısı,
  • Ezeli ve ebedi olan,
  • Rüzgârın önünde çaresizce,
  • Sürüklenen,
  • Mecnun,
  • Karmaşa,
  • Yanılgı,
  • Kayboluş,
  • Uçurum,
  • Varlığı yarılır,
  • Günahın girdabı,
  • Kibir,
  • Merhem olmak,
  • Güne erişmek,
  • Yaralar,
  • Huzur,
  • Günah budalası,
  • Hırs,
  • Onur,
  • Zayıflıklar,
  • İçimdeki insan/dediği,
  • İç benlik,
  • Dışımdaki insan/dediği,
  • Dış benlik,
  • Doyum,
  • Haz,
  • Taşkınlık,
  • Şehvet,
  • Yasak aşk,
  • Aşka âşık olmak,
  • Tragedya,
  • Acı,
  • Bilgelik aşkı,
  • Arayış,
  • Sırlar/ımız,
  • Manicilik,
  • Rüya,
  • Yoldan çıkma,
  • Yola düşme,
  • Hırsın kölesi olma,
  • Düzenbazlık,
  • Venüs/Saturnus/Mars,
  • Delilik,
  • Dostluk,
  • Yeni duyguların keşfi,
  • Paylaşmak,
  • Keşfetmek,
  • Duygu yoğunluğu,
  • Güzellik,
  • Belagat,
  • Hayranlık,
  • Bilgelik,
  • Budalalık,
  • Kuşku,
  • Hayal kırıklığı,
  • Öğreti,
  • Kanıt,
  • Yalan,
  • Yakınmak,
  • Kötülük,
  • Kusur,
  • Gönlün derinlikleri,
  • Dünyevi yaşam,
  • Sıradanlık,
  • Avarelik,
  • Kaygı,
  • Açıklık,
  • Alışkanlıklar,
  • Eski Ahit: Mezmurlar/Yaratılış Kitabı,
  • Yeni Ahit: Paulus’un Mektupları,
  • Yaşam yolculuğu,
  • Kılavuz,
  • Hasret,
  • Ruhun olgunlaşması,
  • Teselli,
  • Sineye çekmek,
  • Rayiha,
  • Tükenmeyen,
  • Kucaklaşma,
  • Âşık olma,
  • Hafıza,
  • Yeti,
  • Yaşamın dümeni,
  • Ayartıcı,
  • Albeni,
  • Zaman,
  • Zamana yazgılı varlık: insan,
  • Mükemmelleşme yolculuğu.

Hatırlarsanız eğer, bazen, yazdığınız yazıları okurken ne yazdığınızdan çok kullandığınız sözcükler/kavramlar/söz öbeklerini böyle çıkarıp sıralar size metniniz üzerinde düşüncelerimi yazardım.

Bu aslında bir yazarın dil zenginliğini, düşünce birikimini, yöneldiği konu/lar üzerindeki bilgisini gösterir bence.

Bunları buluşturmayanların yazdıkları yavandır, sığdır; hatta “kötü edebiyat”tır.

Üslupçu bir yazarın yolu buralardan geçer.

   

Beni Augustinus’un İtiraflar’ına taşıyan kuşkusuz Jean-Jacques Rousseau’nun İtiraflar’ı oldu. Bunun öyküsü uzundur. Ama size kısaca söz etmek isterim.

Rousseau’nun İtiraflar’ını 1975’te okumaya başladım. O günlerde neredeyse benim “kutsal kitap”ım olmuştu.

Bu kitabı bana İstanbul’da, dönemin bir semtinin namlı kabadayısı (sonranın mafya lideri) büyük amcamın yetimhanede büyüyen oğlu; “mutlaka okumalısın” diyerek armağan etmişti.

Nizâm’ın ve kitabın öyküsünü bir yazımda anlatmıştım.

“Yetimhane öfke büyütür,” diyen Nizâm, ailemizin nedense “günah keçisi” olmuştu. Ona yanaşmamam istense de; yetimhanede büyüyüp Rousseau okuyan bir “kabadayı”yı yıllar yıllar sonra, salt adını bilip namını işittiğim amca oğlunu keşfetmek duygumun önüne hiçbir şeyin geçemediği delifişek çağlarımdı. Onunla geçirdiğimiz bir yaz ne çok şey öğrenmiştim hayata, ona ve ailemize dair.

“Yaşanmaya değer bir hayat, yazılmaya değerdir. Yazdıklarını okutabileceğin günlerin olsun.”

Böyle bir ithaf yazarak bu kitabı bana armağan etmişti.

Bu iki “İtiraflar”a yaşam ve erdem kitabı diyebilirsiniz. Belki de daha ötesi bir ad vermeli!

Kuşkusuz Nizâm bir “Escobar” değildi. Benzeri işler yapsa da ben onu (çevresini tanıyınca) biraz da Robin Hood’a benzetiyordum.

Düşünsenize Rousseau ve Eflatun okuyan bir “kabadayı”! Ve bir öykü ağacı gibiydi. 13 yaşında kaçtığı yetimhanede yaşananlar, öncesi ve elbette ki sonrasındaki serüveni…

Demem o ki; eğer etkilenmeye ve gitmeye/keşfe açıksanız yaşam velut bir bitki bahçesi gibidir. Size bütün tatlarını, renklerini, çeşitlerini açar. İyiyi de, kötüyü de, güzeli ve çirkini de tanıma/yaşama olanağını verir.

   

O nedenle salt kitaplarla beslenmem, hayatın içine doğru yürürüm. Hatta bilirsiniz şu sözümü: Uçurumun en ucuna kadar gitmeyi göze alırım. Ötesi; yükseklik korkum var.

Beni, yakın bir zamanda çocukluğumun namlı kabadayısı “Bacak Oktay”ın ardına düşüren de buydu gene. Onun öyküsünü yazdığım için size burada anlatmayacağım.

Şimdi yol alırken, bu yeni yaş dönemecinde iki “İtiraflar”ı hatırlamam oturup kendi “itiraflar”ımı yazacağım anlamına gelmemeli. Sizden bir ömür boyu kopamayan kitaplar, hatta öyküler vardır. Bazen dönersiniz bunlara. Hem yaşanan, hem de hissedilenleri hatırlamak için.

Evet, Augustinus’un dediği gibi; her şey şimdide, bugündedir.

Sıklıkla söylediğimdir:

Unutarak yaşar, hatırlayarak yazarız.

Bütün bunlarla birlikte Gizli Güç’ü okurken, telefonuma düşen bir mesaj beni duralattı. Romandan çıkardığım sözcüklerin sıralamasına göz attım. Sanki oradan bir şeye başlamak için tek bir sözcük arıyordum. Oturup şu cümleyi yazdım:

“Zaman kendini günbatımının kollarına bırakmıştı.”

Öykünün sonrası geldi, nefes nefese yazıyordum. Yazdığımın nereye gideceğini bilemiyordum. Noktayı koyduğumda defterin en üst satırına “Şimdi Seni Hatırlarken” başlığını yazdım. Deftere yazarken sol sütununda notlar için boşluk bırakmıştım. Okurken metne yedirilecek bazı notları düştüm.

Bu öyküye epigraf gerektiğini düşünerek yanımdaki kitaplara göz atmaya başladım. Bir cümleyi seçip başlığın altına taşıdım.

Elbette ki epigraf metni açıklamaz, özet vermez, bir ana fikir değildir; ama ruhunu size hissettirir. Yani, orada, metinde saklı duranı/görülmeyeni hem size hem okura dokundurur.

Şimdi öyküyü demlenmeye bıraktım.

Size yazmadan önce yeniden okudum. Başlığını değiştireceğim. Ama buna da ben değil, mayası tutunca metin karar verecek.

Sevgilerimle.

FA.

Not: Fotoğraflar Öğretmenimiz, Feridun Andaç’a aittir. Teşekkürler…:))

Hakkında Feridun Andaç

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*