Anasayfa » AyCadısı » İyi Bir Veda…

İyi Bir Veda…

Kahretsin! Yine gecikmiştim…

Her defasında evden, beş dakika erken çıkıyordum oysa. Galiba kaderimde vardı gecikmek!!! Bir kez daha kendime gözlerimi devirip, nihayet otoparkta boş bir yer bularak, park ettim.

Koşmalıydım…

Tam bir hafta oldu boynumdaki fıtıklardan haberdar olalı… Tedavi alıyordum. Elektrik veriliyordu boynuma, omuzlarıma. Her gün öğleden sonra tam ikide randevum vardı ve her defasında deli danalar gibi dönüp durarak, park yeri aradığımdan bugüne kadar hep geç kalmıştım. Neyse ki terapiyi yapan uzman, anlayışlı biriydi. Başkalarının hakkına tecavüz etmenin verdiği vicdan azabı ile terapi odasında aldım soluğu.

Hazırlandım. Terapistimle hoş beş ettikten sonra, omuzlarımdaki sıcak yükler ve elektrik dalgalarıyla yine baş başa kalmıştım. Benim gibi yerinde duramayan bir insan için, yarım saat hiçbir şey yapmadan dimdik oturmak, büyük, çok büyük sıkıntıydı. Üstelik dört bir yanım sarımtırak hastane perdeleriyle çevriliydi. Gözlerimi nereye dikip hayal kurabilirdim ki?…

Yanaklarımı şişirerek bol bol oflamıştım o gün.

Neyse ki  ikinci gün, terapi odasında beklemeye başlamışken, perdeden duvarın diğer bölmesinde bir hareketlilik oldu. Perdeler dalgalandı. Sadece kulaklarımla görüyordum çaresiz. Diğer terapist ile yeni hasta arasındaki konuşmalara kulak kabarttım.

Terapist: Bugün nasıl peki?

O: Bilmiyorum ki…’İyiyim’ diyor ama? Ben pek inanmıyorum.

Terapist: Neden inanmıyorsunuz ki? Bu durumda yalan söyleyemez… Yüzünden bile anlayabilirsiniz, biliyorsunuz.

O: Söyler o… Bilmezsiniz siz. Ben üzülmeyeyim, yıpranmayayım diye.

Terapist: E tabii, siz onun babasısınız.

Artık terapist, lafı daha fazla uzatamıyordu. Belli ki durum vahimdi. Konuşmaları can kulağıyla dinlemiştim. Terapist gereken hazırlığını tamamlayınca, perdelerin hareketliliğinden onun da çıktığını anladım. Yalnız kalmıştık. Yapacak daha iyi bir işim olmadığından, yüzünü hiç görmediğim, sadece sesini duyduğum, hüzünlü terapi arkadaşıma seslendim.

Ben: Geçmiş olsun, Komşu!

O: Bana mı seslendiniz?

Ben: Evet, evet… Size dedim. Boynumda, fıstık gibi fıtıklar varmış, o yüzden buradayım. Siz?

O: Geçmiş olsun. Maalesef bende de var o meretlerden…

Böylece sohbete başlamıştık. Kibar biriydi. Telaffuzu oldukça düzgün, tane tane konuşan, sakin bir adamdı. Adını, kaç yaşında olduğunu, ne iş yaptığını ya da nereli olduğunu hiç sormadım. O da söylemedi. Sadece on iki yaşında, lösemi hastası olan biricik kızının tedavisinin sürdüğü bilgisini vermişti bana. Zira şahit olduğum konuşmanın ardını aramış, merakımı gidermiştim.

Şimdi düşünüyorum da; sanırım, durumun acılığı beni öznel sorular sormaktan alıkoydu. Tanımadığımız insanlar için üzülmezdik çoğumuz… Ben de o çoğunluktaydım ne de olsa!!!

Üçüncü gün, yine benden sonra girdi bölmeye. Az sonra yine baş başa kalmıştık.

Ben: Selam Komşum? Bugün nasılsınız?

O: Ah, merhaba… İyiyim. Ben iyiyim de, kızım sabahtan beridir istifra ediyor, Komşu. Onun yanındaydım. İnsanın elinden hiçbir şey gelmediğinde Kafka’nın Gregor Samsa’sı gibi kalakalıyor doğrusu. Böcek gibi hissettim kendimi bugün… Öyle işte.

O derin derin ofladı. Ben yutkundum. Sesini gördüğüm komşumun derdi dağlar kadardı doğrusu. Sonuçta ben de bir anneydim. Evladım vardı. Çaresizliği sesine, soluğuna yansımış, beni de önüne katmış sürüklemeye başlamıştı. Hüzün kokan ortamdan onu az da olsa uzaklaştırmalıydım. Konuyu değiştirmeye karar verdim.

Ben: Ooo Komşum, Kafka okuyorsun demek. Kitap okuyan insan o kadar az ki, karşılaşınca insan durmadan konuşmak, sohbet etmek istiyor.

O: Evet… Severim okumayı. Severdim daha doğrusu… Ama Kafka’yı seviyor muyum? Emin değilim.

Ben: Neden? Yahudi biri olarak yaşamanın bütün zorluklarını çekmiş, ne Almanlara yaranabilmiş, ne de Çeklere… Kadınlar bile her zaman bir adım uzağında kalmışlar. Milena’yı bilirsiniz muhakkak. Mektuplarla yaşanan bir aşk… Yine de uzaklık var işte.

O: Onun çok depresif biri olduğunu, kendisine hiç güvenmediğini, bilerek ve isteyerek kendi kendini ötekileştirdiğini düşünüyorum. Dönüşüm’deki Samsa’da kendisinden başkası değil. Sağ olsun babası… Yapayalnız bir adam Kafka. Kendine hayrı yok ki, başkasına olsun. Ama böyle düşünmeme rağmen, benim için sığınak oldu Kafka yıllarca.

Ben: Bulmuşsunuz işte bir şeyler ki okumuşsunuz, sığınmışsınız Komşum…

O: Belki de haklısınız. Sığınmışımdır. Eşim öldü benim. Üç yıl oluyor. O da kanserdi… Çok uğraştık, çok çırpındık. Olmadı, kurtaramadık. Bu meret hastalık genç yaştaki insanlara bir dadandı mı, önüne katıp götürüveriyor… Hastanede, onun başucunda beklerken ne çok kitap okudum bir bilseniz… Ama kızımla ilgili gerçekler çalınca kapımı; ne Kafka kaldı, ne de kitaplar…

Duyarak gördüğüm Komşu’mla ilk hafta su gibi geçip gitti. Her gün öğleden sonra iki seansında buluşuyor ve aklımıza gelen her şeyden dem vuruyorduk. Konuşmadığımız ne edebiyat kalmıştı, ne sinema, ne de politika… Kendimi onun içinde bulunduğu acılardan az da olsa uzaklaştırmaya çalışan bir ‘yaren’ gibi görmeye başlamıştım. Hayattan çalınan küçücük bir teneffüstüm belki… Molaydım…

Son görüştüğümüzde Orhan Kemal’den, Nazım Hikmet’ten demlendik. Onların yaşadıkları sıkıntılar, ezalar dilimizde, söyleştik sürekli. Şeyh Bedrettin Destanı‘ndan bölümler okuduk ezbere. En sevdiğim satırların, onun tarafından da çok sevildiğini öğrendim.

“…
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek!
O…
Bu laftan anlamaz pek!
…”

Tedavimin üçüncü haftası… Bugün Komşum gelmedi.

Yalnızdım artık. Meraklanmıştım epeyce. İsmini bile bilmediğim bir BABA için, aklıma üşüşen bin bir türlü kötücül düşünceyi, tüm uğraşlarıma rağmen yok edemedim. İlk kez bugün, terapi sırasında çok sıkıldım ve terledim. İçimin sıkıntısı, dışıma bile sığmıyordu. Bulantı hissediyordum. İçgüdülerim avaz avaz kötü şeyler olduğunu söylüyordu. Hiç mi hiç acımaları yoktu üstelik!

Süre doldu… Üzerimdeki elektrotları çekip aldı terapistim. Sessizdim. O da öyle. Kan ter içinde çıktım perdeden, duvarların içinden. Komşumu sormaya korkuyordum. Rutin sohbetlerine alıştığım bir dostumun başına gelen acı olayın düşüncesi bile, içimi buruyordu.

O gün hiçbir şey demeden hastaneden ayrıldım. Kaçarcasına hem de…!

Son gün…

Büyük bir inatla ben sormadım, kimse de bana komşum hakkında bir şey demedi… Erken gittim hastaneye. İlk kez! Daha yirmi dakika vardı. Koridordaki koltuklardan birine iliştim. Benden önceki hastasıyla ilgilenen terapistim tedavi odasından çıktığında, beni fark etti.

Terapistim: Aaa…? Geldiniz mi? Erkencisiniz bugün.

Ben: Evet! Şaşılacak derecede hem de… Mezun oluyorum ya bugün, ondan.

Karşılıklı gülümsedik birbirimize.

Terapistim: Gelin lütfen. Ben de size ait bir şey var. Vereyim.

Şaşkınlıkla kalktım yerimden. Otomatik hareketlerle peşi sıra takip ettim onu. Odasına girmedim. Masasının üzerinde duran bir zarfa uzandı. Aldı ve bana döndü.

Terapistim: Bunu Komşu’nuz bıraktı. ‘Hoşça kalın’ diyememiş size. İçine dert olmuş. “Yanlış anlaşılmaz değil mi?” diye sordu. Ben “herkes hoş çakalı hak eder… İyi ya da kötü” dedim.

Onun bu söylemi, Komşum’la olan sohbetlerimizi duyduğunu düşündürdü bana. Yüzü anlayış ve saygı doluydu.

Büyük bir heyecanla mektubu aldım. Arkamı döndüğüm gibi, az önce kalktığım koltuğa, çökercesine oturdum yeniden. Teşekkür bile etmedim… Biliyorum.

Çok Değerli Komşum,

Kızımı da kaybettim…

Eşim onu yanında istedi. Doyamamışlardı birbirlerine, biliyorum. Benim için iki büyük aşk, avuçlarımın arasından kayıp gitti… Çaresizliğin de böylesi!

Ama!

O kadar az zamanda, o kadar az şeyle, o kadar çok konuştuk ki… Size teşekkür etmeliyim diye düşündüm. Çoktan koptuğum kitaplarıma sayenizde geri döndüm. Okurken sıyrılmaya çalışıyorum acılarımdan, gündeliklerimden… Sayenizde… Bu bana çok iyi geliyor. Bilin istedim.

Ne gariptir ki; sokakta yanımdan geçseniz, tanımam sizi. Tabii siz de beni. Bu satırları yazmamın nedeni daha önce bana bahsettiğiniz bir kitap, Komşum. Bir kaç gün önce başladım okumaya. Hatırlayacaksınızdır; Büyük Hüzün. Hani Mustafa Gökçek’in yazdığı… İsmiyle müsemma benim için…! İronik de aynı zamanda….

Sizi üzmek için yazmadım bu mektubu. İyi ve sıhhatte olduğumu söylemek için yazdım.

Tekrar teşekkür ederim.

Eşliğiniz, benim için eşsizdi.

Komşunuz.

Suratımda çarpık bir gülümseme ile tutmaya çalıştığım gözyaşları, aralarında kavga ediyorlardı şimdi. Kim önce pes edecek (?!!), bilmiyordum; ama yavaşça yerimden kalkıp tuvalete gittim. Soğuk suyla elimi, yüzümü yıkadım. Hayır, ağlamadım. Nasıl yapacağını bilemeyen, çarpık gülümsemem kazanmıştı savaşı.

Aynada kendime baktım. Suratımı toparladım ve hizaya soktum. İyiydim…

Demek insan ne olursa olsun, ne yaşarsa yaşasın, acı da olsa iyi bir VEDA’yı hak ediyordu. İçimden Komşum’a, ikinci bir şans dileyerek sırıttım…

Sevgiylekalın.

Hakkında Aycadısı

Merhabalar... Aslen Bursalı,İstanbul'da büyüyen,en sonunda da ANNE olabilmek için o koca, şişman,kart kentten arkasına bakmadan İzmir'e göç edip,her bişeye sıfırdan başlayan, cesur bir kocası olan,okuyup yazan,sanatın her haliyle ilgili bir yazma sevdalısıyım...Aynı zamanda da uslanmaz bir Romantik! Ve buradayım.Üretmek,paylaşmak ve fark yaratmak için. Şu an 12 yaşında olan oğlum Deniz'e ve güzeller güzeli tüm çocuklara daha güzel bir Dünya bırakabilmek için... Sevgiyi,saygıyı,hayatı,masumiyetin güzelliğini,sabrın erdemini ,paylaşmanın eşsizliğini soluyabilmek için... Buraya kadar okuduğunuza göre,şimdi birbirimize sarılıp,yüzümüzde kocaman bir gülümseme ile yeni hazineler bulmak için keşfedilmemiş adalara yelken açıp,KORSAN'lığa birlikte devam edebiliriz. Sevgiylekalın!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*