maltepe escort pendik escort alanya escort bostancı escort alanya escort bayan kartal escort Feridun Andaç/Genç Meslektaşıma Mektuplar : (18) | Korsan Edebiyat
Son Haberler
Anasayfa » Mektup » Feridun Andaç/Genç Meslektaşıma Mektuplar : (18)

Feridun Andaç/Genç Meslektaşıma Mektuplar : (18)

Genç Meslektaşıma Mektuplar: (18)

YAZDIĞINIZIN, YAŞADIĞINIZIN, SEVMELERİNİZİN  FEDAÎSİ OLUN

                                                                                                                                 Adana , 09 Kasım 2017

Sevgili Kalemdaşım;

Dün sabah erkence yola düştüm. Yolculuklar hep sevdiğimdir. Bazen ikinci yaşamımın orada sürdüğünü bile düşünürüm. Bir yolculuğun bütün ritüellerini severim, daha ötesine geçerek kendi iç yolculuğumu da katarım buna. Gitme zamanı ile gidilen yerin zamanı bende ayrıdır. Çünkü içine yazma/okuma zamanlarını da taşırım.

Bu kez de öyle oldu. Yaşar Kemal Sanat Günleri için buradayım. Dün, sempozyumdaki konuşmamda Yaşar Kemal’in anlatı dünyasını farklı bir kıyıdan anlatmaya çalıştım. Ki, bu da, onun üzerine yazımını tamamlamak üzere olduğum üçüncü kitabın ana metinlerindeki izlekleri içeriyordu.

   

Size asıl anlatmak istediğim bu değil.

Bugün Yaşar Kemal’in Çukurova’daki (eskiden Kadirli’ye bağlı olan) Hemite (yeni adıyla Gökçedam) köyüne gittik. Ki, çok önceleri bu köye kitabım nedeniyle birçok kez gitmişliğim vardı. Gene de merak ediyordum buranın son halini. Merakım yerindeymiş, çünkü köyler de başkalaşıyor artık Anadolu’da. Hatta neredeyse köy olmaktan  çıkarılıp kentin bir semtine/mahallesine dönüştürülmüş olması ne acı! Hele bunun Çukurova gibi tarımın göbeği bilinen bir yerde yapmaya çalışmanız.

Doğrusu Fransa’nın, özellikle Normandiya’daki köylerini gezerken hep Anadolu’nun köyleri gelmişti aklıma. Merkez, yani Paris, az ötesinde de olsa, insanların bir an önce tarlasını hayvanını bırakıp oraya göçmek gibi bir derdi yoktu. Köylülük ne alınganlık gösterilecek ne de küçümsenecek bir şeydi onlar için. Üreterek var olmayı, hayatı biçimlemeyi ilke edinmiş bir birikimi taşıyorlardı toprağa ve yaşantılarına.

Evet, diyeceksiniz ki orada toprak savaşımı vardı, din savaşımı ve aydınlanma devrimi vardı… Doğrudur, zaten onları da böylesi duruma getiren bu değil miydi?

Gene de şu gözlemimi aktarmak isterim size. Köye varmadan önce bir müze gezintisi yaptık. Adana’da 1904’te kurulan, şimdi de bir müze adasına (kompleksi deniliyor) dönüştürülen Millî Mensucat Fabrikası’ndaki Arkeoloji Müzesi’ni gezdik. 68.530 metrekarelik bir alana sahip bu yere ilk adımımı atarken, müzeyi birlikte adımladığımız Özdemir İnce, Orhan Kemal’in burada çalıştığını hatırlatmıştı. Evet, “Cemile” romanının kahramanı genç kadın da burada çalışıyordu. Sanırım Yaşar Kemal de bir süre burada katiplik yapmış!

    

Asıl söylemek istediğim şu; burada kurulan bu benzersiz müzeye yansıyan birikimin bize Anadolu’nun nasıl bir zenginlik içerdiğini anlatıyor olması. İkinci bir şeyi daha söylemek isterim size: 1904’te böylesi bir fabrikayı kuran ülkenin, üstelik tarımsal bir alanda, tam da yerinde, yarın nereye gelebileceğini düşünün… Hayır, ama getirilmiyor. O fabrika ve birikimi adım adım kemirilerek tüketiliyor. O fabrikadan birçok tekstil, tarımsal endüstri fabrikaları çıkabilecekken; yöredeki tarımsal üretim kapasitesi daha da arttırılacakken… Evet, durum şu ki; fabrika kapanıyor. Daha iyi bir fabrika yaratılmak için değil elbette. Sonuçta kala kala bize müzelik bir alan kalıyor. Böylesi bir kültür/uygarlık varlığı üzerinde oturan Anadolu’nun sanayileşmesi, gelişmesi istenir mi? Köylülüğün yok edilmesi bir ilk adım. İşte bunu ta 1940’lardan, 1950’lerden beri bize gösteren Orhan Kemal, Yaşar Kemal vari yazarların yazıp söyledikleri bugün birçok gerçeği ayan beyan anlatıyor bize.

Sözü uzatmak istemem ama, şunu da söylemeliyim size: Toplumun getirildiği yerde “iyi edebiyat” dediğimiz şeyin hayatımızdan nasıl çıkarıldığı da bu gerçeğin bir parçasıdır. Bu uygarlığın, bu sanayileşmenin neden “kadük”leştirildiğinin öyküsü yazılmıyor bugün. Roman, öykü yazdığını sanan birçok insan bu gerçekliği umursamıyor. Ya kendi sızılarını anlatmakla meşgul ya da tarihi fanteziye sığınarak yazmak derdinde. Yaşar Kemal’in köyünde şunu düşündüm en çok: Bir yazarın aidiyeti. Evet, bir yazar önce bir yere/bir dile/bir kültüre ait olmalıdır. Yaşadığı yere bakmasını bilmeyen, oranın sorunları, dertleri, sevinçleri ve kederleriyle ilgilenmeyen sahi ne yazabilir?

Orhan Kemal’i, Yaşar Kemal’i var eden de bu değil midir?

Onları okumadan burayı yeterince anlayamaz, göremezsiniz. İyi edebiyatın nereden nasıl beslenebileceğini göremediğiniz gibi.

Adana beni yıllar öncesine döndürdü. 1979 ve 1980 yılına…Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve daha birçok yazarla buralara (Andırın) taşınmış, iki yıl yaşamıştım. Yeni yayımlanan “Kimsecik”/Yağmurcuk Kuşu romanını edinmek için ta Andırın’dan Adana’ya inmiş, bir gece burada bir otelde konaklamış, romanı da okumaya başlamıştım.

Şimdi, buranın en güzel kitabevlerinden olan Karahan Kitabevi’ne gelip, Henry James’in Amerikalı romanını alıp  buranın kafesinde oturup, okumaya yönelirken o günler gözümün önünden geçti. Benim gözümde Henry James’in yaptığını yapıyordu bizim bu iki usta yazarımız da; bir yeri ve o yerin insanının sürükleniş macerasını anlatıyorlardır. Yani insanın ve toplumun kendi olma öyküsünü…İnsanlık durumunu anlatıyordu iyi yazarlar.

Size, bu olmadan asla iyi edebiyatın kurulamayacağını söylemek istiyorum. “Kurucu yazar”lara bakın, hep bu soy yazarlardır. Onlar bir yerin dili/duygusu/zamanı ve ruhudurlar.

İşte bunu bize en çok hissettiren Yaşar Kemal’in yurdunda olmak iyi geldi bana.

Size de iki arada bir derede yazmak istedim bunları. Belki yazabileceklerim burada imlediklerimin yüz katı.

Evet, yazmak için gitmek gerek. Yurdunu tanıyarak başlamalı insan. Çünkü o zaman yalnızca bir yere gitmiyorsunuz; insana da, kültüre de, zamanın tanıklıklarına da gidiyorsunuz. Şu iki günlük tanıklıklarımda gördüklerim, dinlediklerim, okuduklarımı listelesem; Yaşar Kemal’in o hoş deyimiyle buradan Fizan’a yol olur.

Hele karşıma çıkan bir kitap var ki; Çukurova’nın yüzyıllık yakın tarihine tanıklıklar içeriyor: Bitpazarı. Evet, yazarı Selahattin Canka’nın deyimiyle ne bir roman ne de hikâyedir. Birebir tanıklık içeriyor. Alın Çukurova’nın öyküsünü buradan okuyun, sonra da dönüp ülkenizin durumuna bakın.

Ayrıca gene Karahan Kitabevi’nin yayını olarak Abidin Dino’nun Adana Yazıları’nı bulmam sevindiriciydi. Onun bu kente sürgün edildiği yıllarda (1943/44)  “Türközü” gazetesinde yazdığı yazıları Murat Baycanlar derleyip kitap yapmış. Mehmet Poyraz’ın Yaşar Kemal, Zeki Yücel’in Kırık Eylül Düşleri, Hasan Hüseyin Gündüzalp’in Göçüp Giden Gürleşen, M. Demirel Babacanoğlu’nun Çöp Kutusu kitapları şu savımı yeniden hatırlattı bana: Yerel/bölgesel edebiyat olmadan ulusal edebiyat kurmak zor. Belki  bu konuyu da daha başka bir kıyıdan konuşmalıyız sizinle. İşte ne demek istediğimi o zaman anlatabilirim size.

Demem o ki; Millî Mensucat Fabrikası’ndaki müze ülkemizin geleceğe dönük yüzünün ışıltısı. Öte yandan Hemite’deki Yaşar Kemal Parkı-Kültür Evi oradan çıkıp gelen bir dünya yazarına sahip çıkma/saygı gösterme anlayışının simgesidir.

Evet, bir yeri olmayan edebiyat kimseyi ilgilendirmez. Hele aidiyeti olmayan yazar hiçtir… Beckett de, Joyce da; hele hele Dostoyevski, Çehov, Tolstoy, Kafka, Steinbeck, Faulkner, Marquez bir yerli oldukları için yapıtlarının rengi dokusu soluğu vardır.

Doğrusu Abidin Dino’nun şu sözleri tam da bu yazarları hatırlattı bana:

“Kutbu keşfe karar verir; buzlara katlanır, donar, çiğ fok eti yer, inanmıştır; yapar. Yerden göğe kadar takdir ederiz; fedaidir. Yahut da rahiptir, inandığı cennete müşteri temin etmesi lâzım, çöllerde yanar, timsahları küçümser, seraplara göz yumar; inanmıştır yapar.”

Bilmem başka söze gerek var mı sevgili kalemdaşım; siz de yazdığınızın, yaşadığınızın, sevmelerinizin fedaîsi olun…

Sevgilerimle.

F.A.

 

Hakkında KorsanEdebiyat.Com

izmit escort konya escort kocaeli escort adana escort sakarya escort