Son Haberler
Anasayfa » Edebiyat » Feridun Andaç – Genç Meslektaşıma Mektuplar: (21)

Feridun Andaç – Genç Meslektaşıma Mektuplar: (21)

YAZMAK İSTEMEDİĞİNİZ  ZAMANLARDA

Alemdağ , 20 Aralık 2017

Sevgili Kalemdaşım;

Bana arada bir “irtifa” kaybettiğinizi söyleyip duruyorsunuz. Bunları bir yakınma almaktan çok, yazıda yapmak istediklerinizden çok uzak bir yaşama biçimi seçmenizin sonucu olarak görmekteyim.

Yani, her şeyi bırakın kendinizi yazıya adayın diyemem size. Çünkü bu bazı şeylerden vazgeçmek, bazı şeyleri de göze almaktır.

Philip Roth’un bir yazısını hatırlarım, artık yazmayı göze alamadığı için romana neden veda ettiğini anlatıyordu. ‘Yazıdan vazgeçmiyorum, ama roman yazmak için bir şeyleri göze almak gerekir, bu yaşta da artık yapamayacağımı gördüm’ vari şeyler söylüyordu.

Yazarın bu yanını görmesi iyi bir şey. Gereksiz bir yazı döngüsüne girmektense, böylesi bir veda her zaman iyidir. Çünkü iyi zamanların yazılanları, yazara yeterli gelmelidir sanki.

Gene de yazan, okuyan birinin ikisinden birden vazgeçmesi zordur.

Melih Cevdet Anday’ın eşi Suna Hanım anlatmıştı bir gün, Melih Bey’in yazmayı nasıl bıraktığını. Kâğıdı kalemi, okuduğu kitabı kaldırıp atıyor; “ne böyle okuryazar olunur, ne de yazılır,” diyerek vazgeçiyor ikisinden de.

Sizinki böyle olmadığına göre, hayatınızın bir yerlerindeki “yanlışlık”ları düzeltmek gerekir sanki! Dahası yazmak/okumakla bir arada gitmeyenleri ayıklamak da lazım.

Sizi yazıya döndürecek tek şeyin okumak olduğunu sıklıkla konuşmuştuk. Hatta bununla da yetinmeyip zaman zaman sevdiğiniz yazarların metinlerinden kısa paragraflar yazmanızı, sonra da bunlardan esin/enerji alarak tekrar kendi konunuza devam etmenizi önermiştim.

Evet, yazmak üşenmeye gelmez. Hele hele okumak.

Geçen gün, Gergedan Kitabevi’nde mutat haftalık kitap alışverişimdeydim. Yeni kitapların arasında gezinirken, meraklı bir okurun yana döne aradığı bir kitabı ben de merak ettim.

İyi bir okur da olan Eylem, o kitabı avucunun içine koyduğu okuru mutlu edememişti nedense. “Başka bir çevirisi var,” diyerek bırakıp gitmişti. Merak edip kitaba el attım: “Cuma ya da Pasifik Arafı”. Michel Tournier’nin bu kitabını okumamıştım. Daha elime alır almaz kitabın sonsözünü yazan Deleuze’ün metnine göz attım ilkten.

“Kısa Düzyazılar”, “Anahtarlar ve Kilitler” “Kutsal Ruh” kitaplarını süzerek okuduğum, “Düşüncelerin Aynası” denemelerini ise son Paris yolculuğumun “yol kitabı” olarak elimin altında tuttuğum Tournier üzerine Tahsin Yücel ile bir söyleşimizi hatırlıyorum. Yakın dönem anılarında Yaşar Kemal için ileri geri sözler etmişti. Yücel’i de tanık gösterdiği bir konuşmasında bunların konuşulmadığını anlatmıştı Tahsin Yücel.

  

Bu “yazar sevmeme hastalığı” sanırım çoğunlukla yazarlar arasında olagelen bir şey. Doğaldır demek istemiyorum. Bu tutumu hoşuma gitmese de Tournier’nin yazdıklarını merak ederim. Özellikle de düşünsel metinlerini romanlarının önüne alırım, benim gözümde bir düşünce romancısıdır o. Bu romanını da sanırım Deleuze aşkına okuyacağım.

Öyledir, meraklı bir okurun merakı sizi uyarır bazen; hiç beklemez bir okumaya yönelirsiniz onunla.

Aslında yazı insanı 7/24 okurdur. Hayata, insana dair her şeyi okur. Bu nedenledir ki film okumak, resim okumak, doğayı okumaktan söz eder dururum. Gene de bütün yollar gelir yazar okumaya çıkar ki; yazan birinin ilk işi bence “yazar okumak”tır. Ne yazarsanız yazın yazar okumalarınızdan vazgeçmeyin, kendi yazarınızı/yazarlarınızı seçin. Tournier eğer benim yazarım olsaydı, eminim ki tüm yapıtlarını bir dizi okuyup edecektim. Bazı yazarlar öyledir, belirli yanlarıyla size seslenir, sizi beslerler o kadar. Dönüp hayatına, yaşadıklarına bile bakmazsınız. Hatta uzak bile düşmek istersiniz.

Çoğu okurdan duymuşumdur, kendi başıma da gelmiştir; “keşke tanımasaydın” sözlerini.

Şunu mu demek istiyorum; yazar başka yapıtı başka!

Ben o düşünceden yana olmasam da, bu başkalıkları “tuhaf” karşıladığımı söylemek isterim. Ya da o tuhaflıklara taşıyan yazarlarla çok da fazla yolculuğa çıkmam, yazdıklarıyla yetinirim. Örneğin; Kafka’yı okurum, ama kendisini sıkıcı bulurum. Camus gözümde hep eğlenceli biridir. Attilâ İlhan’ı dinlerim, şiirini de severim; ama söylediklerini asla yapmam.

Bunu bazen aramızda konuştuğumuz bir akademisyen dostum, ‘neden bu konudaki düşüncelerini bir kitap olarak yazmıyorsun,’ demişti geçen gün. Bunlar öznel yargılar içerse de okura ne anlatır sizce? Bu soruyu size de yöneltmek isterim. Yazacağımdan değil kuşkusuz.

Yazan biri elbette ki önündeki yazarlara bakar. Ne yazmışlar, nasıl yazmışlar, bunları yazmak için nasıl yaşamışlar. Başka yazarın yazı/yaşam yolu, ardılı yazarlar için gidilecek patika değildir benim gözümde. Herkes kendi patikasında gitmeli, hatta açmalıdır yolunu. İzler, etkiler, bilip etmeler olacaktır elbette. Bir terziyseniz eğer, başka terzilerin yaptıklarından da haberdar olmanız işinizi iyi yapmayı öğretir size.

Bu mektubumda aslında size son yazıp ilettiğiniz öykünüzden söz edecektim. Doğrusu anlatınızın neden yavan olduğunu bir bir anlatacaktım. Gene de bunu kâğıt üzerinde işaretleyip iletiyorum size. Bu benim değerlendirme demeyin de, görüş bildirme yöntemimdir. Kendi yazdıklarımın bile çıktısını alır, renkli kalemlerle düzeltilerini yaparım. Benim işçilik dediğim de budur aslında. Metinle arama mesafe koyma yöntemidir bu üstelik. Çünkü bu kez başka birinin metninde gezinir gibi hissediyor, dışarıdan bakıyorsunuz yazdıklarınıza. Size iki önerim var; ilki yazdığınızı sesli okuyup, kulağınızı tırmalayan sözcükleri tümceleri yakalayın; diğeri de yazdığınızı kâğıt üzerinde görün ve kalemlere sarılın.

Sanırım söz geldi size yazacağım, “hikâyesi olan birini sevin” konusuna dayandı. Bunu da bir sonraki mektubumda dillendirmeye çalışacağım sevgili kardeşim.

Sevgilerimle.

Feridun Andaç

Not: Fotoğraflar Sayın Feridun Andaç’a aittir.

Hakkında Feridun Andaç

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*