Son Haberler
Anasayfa » Çiğdem İskent » Evvel Aşklar Masalı | Günhan Kuşkanat

Evvel Aşklar Masalı | Günhan Kuşkanat

Selâmlar!

Okuduğum bir kitap için ilk kez ne yazmam ya da nasıl yazmam gerektiğine karar veremedim.

Okurken hissettiğim duyguların doğru olup olmadığına da emin olamadım açıkçası. Haa yanılıp da adında “masal” ve “aşk” kelimelerinin yerleşik referansına meyledip hatta bir de 16.yüzyıl saray lafı geçince bir duraklamışlığım oldu tabi ki. Tipik bir okur refleksi, ancak bunca okumadan sonra bile, hiçbir okumaya önyargılı yaklaşmamak gerektiği edebini oturtamamışım kendimde demek ki – çok yazık bana!

Evet, ilk kez okudum Günhan Kuşkanat’ı. Kitaplığımda “Hiçkimse’nin Anısı” isimli kitabı vardı ama okumamıştım. Ancak Okuma Atölyemizde Jale Sancak hocamız bu kitabı seçmişti, bununla tanımak kısmet oldu.

Normalde merak edip alır mıydım? Cevabı yukarıdaki “kendime azar” cümlesinde…

İçeriğine geleyim; III. Murad’ın kız kardeşi Nagehan ile dönemin çirkin bilgini Mihran, Osmanlı’daki adıyla Takiyüddin, Nagehan’a Latince ders vermek için saraya gittiğinde, onun güzelliğinden etkilenip âşık olur. Lâkin Mihran çok çirkindir; çünkü bebekken içine şeytan girdiği düşünülerek kurşun döküldüğü sırada kurşunun bir kısmı bebeğin yüzüne ve gözünün altına akmıştır.

Bilmek sevdasıyla Konstantiniyye’ye gelmiştir. Bu imkânsız aşk Mihran’ı çılgın bir okumaya sevk eder. Her şeyin sırrına ermek için kitap üstüne kitap devirir, yeraltı dehlizlerinde kendine ayrı bir dünya yaratıp, oranın da bilinmeyen yollarını öğrenir.

Aslında zurnanın zırt dediği bir yer var başlarda, bir cüce. Eline aldığı bir taşı yere bırakıp: “Hep böyle düşer mi?” diye soruyor Mihran’a. O da, “Düşer” diyor. Ve cücenin cevabı: “Çünkü sen öğretilene inanıyorsun.” Haydi bakalım çıkın işin içinden. Düşer mi düşmez mi kitabın sonunda öğreniyorsunuz. Ama bu soruyu, kurguyu okurken unutturuyor size yazar.

Kurguyu okurken çok diyalog içermediği, geçmiş ve ait olduğu zaman arasında anlatıyla, özellikle de kahramanların zihinlerinden geçenleri okuyorsunuz. Bu yüzden biraz sabırlı bir okur olmanız gerekiyor.

Buraya yazmadığım ve okuru huzursuz eden “günah”ın ne olduğunu okuyacak olanlara bırakıyorum.

Evet, hissettiğim duygu tam da buydu, “huzursuzluk”. Ama zaten yazar da bir röportajında şöyle demiş:

Yazmak benim için çığlıktır. Ben kimseyi eğlendirmek için yazmıyorum. İçimde çok şeye kızgınlığım var, onu bağırıyorum. Okumayı farklı algılayanların görüşlerine elbette saygılıyım ama, bana göre yazı öfkeli olmalıdır, şiir öfkeli olmalıdır, okurken canınız acımalı. Dinlenmek için değil, bile isteye yorulmak için okunur.

Tam da bunu okura hissettirmiş ve kahramanın zihninden şunları geçirmiş:

Huzur aldatıcıydı. Onu yeni baştan yapan şey, aklına saplı koca bir anlamak, anlamamak huzursuzluğuydu. O huzursuz yoksunlukta kendini buluyordu.

İşte bu ve buna benzer cümlelerin yanı sıra, evrenle ilgili, astronomiyle ilgili, varlık ve hiçlikle ilgili düşündüren paragraflar ve pek çok bilginin adları ve eserleri çıkıyor karşınıza.

Özetle; Mihran’ın imkânsız aşkının huzursuzluğu bilgiye, bilmeye, irdelemeye ve öğrendiklerinden yeni bilgiler oluşturmaya kadar varıyor. Hatta rasathane olarak kullanılacak bir kule bile talep ediyor Sultan Murad’dan.

Peki bilmek onu, bizi nereye götürüyor? Kendini yok edip tekrar var etmeye.

Sonu var mı? Cıık! Ne demiş Sokrates: “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.

Velhasıl, bu masal bildiğimiz türden bir masal değil, huzursuz bir masal. Kahramanlarının da mutlu olmak gibi bir amacı yok zaten. Böyle bir romanın sonunun nasıl olacağını merak ederek okudum.

Huzur arıyorsanız, bu romanı okumayın derim ama, yazarı da tanıyın isterim. Almış olduğum diğer iki kitabı daha sonra okumayı düşünüyorum. Umarım derdimi anlatabilmişimdir… Sevgimle ilettim…

Kimim düşünme, nasılsa bilemezsin, artık bildim desen, sakın deme değişirim. Niye öyleyim sorma. Anlamaya çalışma. Anlam dediğin bir oldubitti. Yanlış anla beni, ya da anlama, hiç anlama olsun, alışkınım. Ben kırılmam Nagehan beni kurşuna buladılar.

Yazmayı sürdürdüğü şeyleri daha bitirmeden, kafasında daha çoğuna, daha doğrusuna ulaşıyordu, doğrunun ne olduğunu da bilmiyordu artık, daha çok bildikçe ne bildiğinden emin olamıyordu, doğrunun yanlışa bükülüp uzayabildiğini, böylelikle aslında tek bir gerçeğin olmadığını, gerçeğin yavaşça genişleyip başkalaşabildiğini, başka bir gerçekliğin içine girebildiğini, aklını ikiye bölebildiğini, sonra dörde, sonra sekize, on altıya bölebildiğini, evet bunu yapabildiğini, ama işte bundan da emin olamayacağını anlıyordu.” sf.129

Çocukken her şey masaldır. Masal hiçbir sınırın olmadığı yerdir, ne güzel. Yine çocuk olsa… Çocukken gerçeği bilmezsin, mantıklı olman da gerekmez. Kuşlarla, kedilerle, sincaplarla konuşabilirsin. Aya gidebileceğine, denizlerin altında, bulutların üstünde uyuyabileceğine inanırsın, ama bütün bunları henüz yeterince büyümediğin için yapamadığını sanırsın. Yapamıyorsun çünkü küçüksün. Sonra büyürsün. Bunların hiçbirini, bir tekini bile yapamayacağını azar azar, yıllar geçtikçe, inanmak istemesen de anlarsın…” sf.219

Hakkında çiğdem iskent

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*