Anasayfa » Edebiyat » Ekim Pırıltısı (2. Bölüm)

Ekim Pırıltısı (2. Bölüm)

Eylül Esintisi

Üstteki hikâyenin devamı:

Başımıza ilk defa gelen her olayı, genellikle benzer tepkiler ve mimiklerle karşılarız. İnşaatın tepesinden aşağıya doğru süzülürken, mahalle arasında çıkan kavgada karnıma aldığım bıçak darbesindeki dehşeti yaşıyordum. Başıma gelen her şeyi dehşetle karşıladım bu zamana kadar. Ama bu sefer dehşetin yanında, derin bir rahatlama da vardı. İnsan bu kadar zıt duyguları nasıl bir arada yaşayabilir bilemiyorum. İçinde yaşadığımız dünyaya benzetiyorum bir yönüyle. Zira bir yanda ölümler, bir yanda doğumlar; başka bir yanda düğümler ve bir diğer yanda ise çözümler barındırıyor bu dünya. Şans ve şanssızlık burada ortaya çıkıyor. Hangi yandaysan, hüküm süreceğin hayat da o yana göre şekilleniyor.

Kimine göre çok uzun, kimine göre ise çok kısa bir süzülüşün ardından, bedenimi vuracağım sert zeminle buluşma isteği ve buluştuktan sonra yaşanacakların merakı kaplamışken içimi; beklentimin aksine, güvenlik amacıyla binanın çevresine gerilmiş olan ağın üzerine yığılmam ve hemen sonra şiddetli düşüşümün etkisiyle ağdan geri yükselip korunaksız kısma savrulmam ve sonrasında ise zeminde bulunan inşaat malzemelerinin arasına düşmem bir oldu.

Gökyüzü değişmemişti. Masmavi çatısının altındaydım. O an konuşmak, ses çıkarmak isteği doğdu içimde. Ancak acı bir iniltiden öteye gidemedim. Belim ciddi bir şekilde ağrımaktaydı. Ağrı vücudumda hiç bilmediğim noktaları fark etmeme neden oldu. İnsan, her an yeni şeyler keşfetmeye müsait bir yapıya sahip. Acı ya da tatlı, ama keşfedilecek milyarlarca şeyle dolu bu hayat…

Yarı baygın, yarı ölü, yarı kaygılı… Çevremde gitgide artan insan kalabalığı ve o kalabalıkla aynı doğrultuda artan homurdanmalar… Hatırladığım son anlardı. Sonrası derin bir sessizlikle kaplandı. Sessizlik bu dünyanın en büyük cezasıdır bana göre. Çünkü dünya, yapısı dolayısıyla milyarlarca ses üretir. Küçücük bir kuşun, havadan hafif kanat çırpışında çıkardığı ses bile bu iddiayı kanıtlamak için yeterlidir. Dünya sesler toplamıdır. Dünya içindeki telaşların haykırışıdır. Koca bir kaos, büyük mutluluklar ve büküp yamulttuğumuz, kırıp parçaladığımız canlı bir oyuncak… Ellerimizde kalanlarla idare ediyoruz artık. Bize vadettiği kıyım, hak edilmiş bir ceza sadece…

Ne kadar geçtiği hakkında bir fikrim yok. Bana göre, koca bir asır devrilmişti. Ancak uzmanlar bunun aksini iddia ediyordu her zamanki gibi… Uzmanlar, benim gibi aslında sıradan olmayan; ancak sıradan gördükleri herkesin doğrularının aksini iddia etmekle meşhurdular. Dünya ya da kurduğumuz düzensiz düzen, bu rolü onlar için uygun görmüştü. Onlar da rollerinin hakkını vermekten geri durmuyorlardı haliyle…

Kötü giden her hikâye, kötü bir sonla kuşanmalıydı. Ama o gün; içine düştüğüm sessizlik, bir anlık da olsa dünyanın dört bir yanını sarmıştı. Kısa bir andı; istemsizce yapılan göz açıp kapayış kadar kısa… O andan sonra herkes, gördüklerini bir daha hiç unutmadı. Bir kedi ağaca tırmandı ve bunu gören insanlar, sanki ağaçtaki kendi çocuklarıymış gibi bir telaşla o kediyi aşağı indirme yarışına giriştiler. Kötü hiçbir şey olmadı. En ufak bir kaza haberi dalgalanmadı canlı yayınlarda. Kimse kimseye sesini yükseltmedi. Pişman oldu kötülük. O an kimse hayatını kaybetmedi. Bence, yeni bir canlı da doğmadı o an. Çoğalmadığımız gibi, azalmadık da. Kıt kanaat geçinen bir hava vardı üzerimizde. Sessizce imzalanmış bir anlaşmanın taraflarıydık sanki.

O an, göz pınarlarımın tanık olabileceği imkânsızlıkta bir şey oldu. O girdi içeri. Yattığım odanın, bir hastaneye ait olduğunu bilmesem; içeriye adım atanın bir melek olduğunu ve ne yaptıysam, bir şekilde cenneti hak ettiğimi düşünebilirdim. Ancak, gerçeklerin metal soğuğunu göğüs kafesimde hapsettiğim kalbimde hissetmiştim. Dokunsam kırılacak kadar narin ve bırakın aynı odayı, aynı gezegende bile yan yana olma ihtimalimizin olmaması gereken bir güzelliğe sahip olan bu kadın, yaralarımın çirkinliğini umursamadan yanıma yanaştı.

-Demek uyandınız, Asım Bey. Çok geçmiş olsun. Ucuz atlatmışsınız gerçekten.

-Zaman…

-Anlamadım?

-Zaman diyorum; bazen çok yavaş akmalı. Bazen de durdurulabilir olmalı. Ama geçiyor. Geçecek… Geçmek zorunda, senin gitmek zorunda olduğun gibi.

-Anlıyorum. Ben Gökçe Hemşire bu arada. Komadayken sizinle ben ilgilendim. Toplamda beş ameliyat geçirdiniz. Vücudunuzun çeşitli bölgelerinde platinler bulunuyor. Bu yüzden bir süre daha sizinle bizzat ben ilgileneceğim.

Bazen dua etmene gerek kalmıyor. Çünkü hayatın ezgisi, bizzat bunu senin için yapıyor. Düşmeyi büyük bir arzuyla düşlerken uçurumdan, bir anda kalmayı diliyor insan. Sağ kalmanın değeri bu gün de artmışa benziyor. Pis kokulu hastanelerin göreceli güzelliği çarpıyor gözlerime. Bir anda herkes şen şakrak bir havaya bürünüyor. Sen bir şeyler anlatmaya devam ediyorsun. Ben seninle tanışmak için, bu dünyanın her gününde intihar edebileceğimi düşünüyorum. Sonbaharın bu garip ayında, yaralı Asım’ın içinde Ekim Pırıltıları saçılıyor dört bir yana. Ve dünya, tüm sesleriyle bir orkestraya dönüşüyor…

Hakkında KorsanKalem

Bir düşü gerçekleştirmek üzere çıktığımız yolda, hayatı idrak edebildiğimiz ölçüde yansıtmaya çalışıyoruz. Bu yolda bizlere eşlik eden tüm dostlara bin selam olsun. Yorulacağız ama durulmayacağız; zira yazmak boynumuzun borcudur.. KorsanKalem

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*